BİR DOĞUM GÜNÜ ANISI VE ERZİN


DOĞUM GÜNÜ

Henüz delikanlılık çağındayım, günlerden Temmuzun 16′sı, yıl ya 1979, ya da 1980

Anneannemlerin portakal bahçesini suluyoruz Emmimoğlu Metin ile birlikte,

Koskoca geceyi devirmiş, sabah güneşinin doğmasına az zaman kalmış,

Her taraf zifiri karanlık ve bir o kadar da sessiz, cırcır böcekleri bile derin uykuya dalmış,

Elimi çapaya dayamış, gemici fenerinin aydınlattığı portakal ağacının gövdesini seyrediyorum.

Oldum olası ilginç geçmiştir doğum günlerim,

Bazısını başkaları hatırlatmıştır ya,

Bir çoğunda da doğum günüm geçip giderken birden anımsayıvermiştim.

AĞUSTOS BÖCEĞİ

O gün de geçip giderken hatırlayıverdiğim doğum günlerimden birini yaşıyorum,

Topraktan çıkan ağustos böceği ağır adımlarla  ağacın gövdesine tırmanıyor,

Henüz gövdesini kaplayan kabuğu çatlamasa da güçlü ayakları ağacın gövdesini sıkıca kavrıyor,

Sihirli bir dünyada gibiyim, yeni bir hayatın doğum mucizesine tanıklık ediyorum,

Önce dış kabuk çatlıyor, sonra başı, sonra da gövdesi çıkıyor dışarıya sonsuz bir yavaşlıkla,

Sonunda da kabuktan kurtulup, sabaha kadar bekliyor ıslak ve buruşuk kanatlarının kuruması için,

Güneş doğmak üzere, merhaba yeni hayata, merhaba doğan güneşe.

ERZİN’İN BAHARI

Erzin’in yazları da baharları da bir başka olur oldum olası,

Mart ile birlikte erik , kayısı , vişne, kiraz, kızılcık, şeftali ağaçları patlatır tomurcuklarını,

Baharı beyaza, pembeye boyar mis kokularıyla, kır laleleri, papatyalar yarışır ağaçlarla,

Nisan ayında ise, kolonya esansına düşmüş gibi hissedersiniz kendinizi portakal ağaçlarının bembeyaz çiçekleriyle,

Rengarenk kelebekler, arılar şaşkına dönerler konacak çiçeklerden hangisini seçeceğine karar verirken.

İşte bütün çocukluğum ve delikanlılığım bu topraklarda geçti.

Evimizin yakınında bir mezarlık var, belki bir çokları mezarlıktan korkar,

Ama biz korkmayız mezarlıktan,

Uçurtmalarımızı bu mezarlıkta uçururuz,

Bahar ve yaz aylarında Akrep ve Böğ dediğimiz bir tür örümcek yakalarız,

Bu işte de ustayız, biliriz akrep deliğinin yassı ve eğimli olduğunu, böğ deliğinin ise yuvarlak ve dik,

Elimizde ucuna bal mumu sıvadığımız bir kırnap ip varsa gerisi kolay, sokarız deliğe ipi ve hafifçe çekiştiririz,

Akrep ya da örümcek sıkıca tutunu verir  bal mumuna, sonrada çekersin olur biter.

Mezarlıkta geçirdiğimiz saatler sırasında sık sık yanında oynadığımız bir mezar var, bir tür yatır, Abdino adında birine ait,

Mezarın hemen yanında Dedem Osman ALTAY’ın, Amcalarımın mezarları var, bir de kral ağacı diye bildiğimiz akasya,

Abdino’nun kim olduğunu bilmiyorduk ya,

Şifa bulmak için gelenlerin çocuklar bulsun diye mezarın üzerindeki taşların altına sakladıkları bozuk paralar ya da şekerler bize yetiyor.

ÇUKUROVA’NIN BÜYÜSÜ

Kimler yaşamadı ki bu toprakların büyüsünü…

Medeniyetler geldi geçti buralardan,

Hititliler, Romalılar, Bizanslılar yaşadı buralarda,

İsos ovasında cenk etti Büyük İskender ve Darius,

Bu savaşta yenilen Dariusun tacı düştü bu topraklara, o gün bu gündür herkes ara durur,

Sonra, Sökmenliler sökün etti Aral gölü civarından,

Önce Ahlatlı devletini kurdular Van ve havalisine,

Geldikleri yerdeki Erzin şehrinin adını nakışladılar, Erzuruma, Erzincana,

Sonra Selçuklulara katıldılar, dağıldılar koca Anadoluya, bir kısmı da Erzin’e.

Annem de aynı boylardan gelir….

Akkoyunlular çıkıp geldiler Horasandan Otlukbeli de Osmanlıya kaybedince, bir kısmı da Erzin’e

Neler yaşanmadı ki Erzin havalisinde ve Çukurova topraklarında,

Gün geldi, İskan edeceksin şu Çukurovaya dedi Osmanlı Türkmene,

Tekmil Türkmen karşı çıktı Osmanlıya ya, ezildi Osmanlı karşısında birdaha doğrultamadı belini,

Bir bölümü savaşta, bir bölümü sıtmadan öldü, geri kalanların birçoğu iskan tuttu Çukurovayı,

Bir bölümü de tekrar kavuştu yarpuz kokan derelerine, Binboğalara, Aladağlara,

Gün geldi, Dağdaki yörük için otlak kalmadı Çukurovada, düşman oldu dağdaki kardeş ile ovadaki kardeş,

Çaresiz iskan etmek istedi ama çok sancılar yaşandı, çünkü yer kalmamıştı.

Neler yaşanmadı ki Çukurovada….

SAVAŞ YILLARI

Büyük trajedi yaşayan ve topraklarını bırakıp gelen Balkan Türkleri yerleşti Çukurovaya ve Erzin’e,

Hepsi de sarı saçlı, mavi gözlü, yeşil gözlü,

Bir tanesi de Dedem Osman ALTAY, ilk hanımı ve çocuklarıydı.

Sonra Çanakkale, Yemen, Arabistan, Suriye,Irak,Sarıkamış savaşları yaşandı,

Giden gelmedi, Anneler; evlatsız, kocasız

Evlatlar; babasız, ağabeysiz, kardeşsiz,

Gelinlik kızlar; sözlüsüz nişanlısız,sevgilisiz kaldı.

Güneye indi Sarıkamıştan bozguna uğrayan savaş artıkları,

Moralsiz, yıkık, ümitsiz, kimsesiz,

Köylere kasabalara girdiler yağmaladılar, öldürdüler, öldürüldüler açlıktan, yokluktan.

Ermeni isyanları başladı, trajediler yaşandı,

Bir de Rus Askerleri geldi diğerleri yetmiyormuş gibi,

Çok korkular, acılar yaşandı.

Köyler kasabalar boşaldı, Harran’a yolaldılar yağmacılardan kaçmak için ya,

Kimi zaman da kendiler yağmacı oldular açlıktan sefaletten,

Komşu komşuya, kardeş kardeşe, arkadaş arkadaşa kıydı o günlerde,

Geriye kalan ise Kimsesiz çocuklar, kimsesiz anneler, babalar, yersiz yurtsuz insanlar,

Kırmızıya boyandı ovalar,dağlar,nehirler,köyler,kasabalar,

Bayram etti alıcı kuşlar, kartallar, akbabalar, kurtlar,çakallar, sahipsiz köpek sürüleri,

Çare yoktu,  göçetti kalanların bir kısmı Çukurova’ya, hem de bir daha geriye dönmemecesine…

Hepsi bu kadar mı….

KAÇ KAÇ GÜNLERİ

14 Nisan 1909 senesinde Ermeni isyanları başladı tüm Çukurovada,

Askerden aradığını bulamayınca silah kuşandı halk,

Kendi başının çaresine bakmalı, canını kurtarmalıydı,

16-19 ve 25 nisan günlerinde 4 gün 4 gece Tüm Çukurova ateş yerine döndü,

Binlerce can gitti her iki taraftan, feryatlar arasında.

Doğmadı bir daha her sabah doğan güneş giden canlar için,

Açmadı bir daha, her bahar açan papatyalar,gelincikler,

Erik-kayısı-kızılcık-şeftali-portakal çiçekleri,

Bir daha tanık olamadılar büyüsüne,

Her 16 Temmuzda doğan Ağustos böceklerinin,

Ak kefenleriyle bir beyaz güvercin olup kanat açtılar Zühal yıldızına.

Bu da yetmedi…

Bu sefer de; önce İngilizler ve daha sonra da Fransızlar işgal etti Çukurovayı,

Fransız Lejyonunun içinde Ermeniler de vardı,

“Kaç Kaç” günleri yaşandı önce…

Anneannem Sıdıka henüz 6 veya 7 yaşındaydı o yıllarda,

Babası İsmail onu atın sırtına yüzü koyu yatırmış ve üzerini bütünüyle örtecek şekilde bohça gibi sarmıştı bez bir kuşakla,

Öyle kaçtılar Başlamış köyüne,

Yoldayken Sıdıka atın sırtından aşağıya kaymış ve atın karnının altında bez kuşağın içinde kalmıştı yol boyunca…

Toplandılar Erzinin ileri gelenleri, Fransızları     Erzin’e    sokmamak     için,

“Terk edilmemeli Erzin” dedi Bulgaristan     göçmenlerinden      Osman  Hoca (Dedem Osman ALTAY) ,

Çağrıldı tekrar köylere çekilen Erzinliler, mücadele başladı;

Hüseyin Mahmutmutluoğlu’nun  (Dedem ),

Hacı Mehmet ağaoğlu Ali efendinin(Karakurum),

Hatip Ali Efendi’nin,

Salih Efendi’nin(Vural),

Şahinoğlu     Mehmet’in,

Ahmet Efendi’nin (Sökmen),

İbrahim Efendi’nin (Bölükbaşı),

Çapar Ali’nin (Özer)    ve

Kirtık Hüseyin’in   (Barutçu) önderliğinde,

Fransızlar  sokulmadı Erzin’e….

MÜFTÜ’ YE AĞIT

Çukurovaya yüzlerce yıldır göç eden Türkmenler, Kürtler, Araplar,Muhacirler ve diğerleri,

Binlerce yıllık geleneklerini, türkülerini, destanlarını ve ağıtlarını da getirmişlerdir beraberlerinde,

Geldikten sonra yaşananlar içinde yakılmıştır ağıtlar, türküler.

Dadaloğulları, Karacaoğlanlar çıktı bağrından,

Ala Geyik hikayeleri doğdu Gökdere Erzin’den,

Çanakkale için yakılmıştır yeni ağıtlar, Yemen, Sarıkamış, Ermeni İsyanları, Fransız işgali için,

Kore’den dönemeyen kardeşler,babalar,kocalar,sevgililer için de…..

Erzinde oynadığımız mezarlıktaki yatırda yatan Abdino  için iki ayrı rivayet vardır;

Bir rivayete göre 1909 olayları nedeniyle Osmanlı tarafından idam edilen 16 Türk’den bir tanesidir.Kendisi Palu’ludur.

Asılanlardan bir diğeri de Bahçe Müftüsüdür.

Bir ağıt yakmıştı Annesi  onun için.

 

“Karası yağlık karası

Karıştı Erzin arası

En büyüğü Müftü Efendi

Boğazı kendir yarası”

 

“Müftü’mü çektiler dara

Yusuf’uma geldi sıra

Biz Müftü’yü vermek diye

Hapisler düştü telaşa”

 

“Müftü oğlum şahriyat vali

Yusuf’um da daha deli

Gelin helallaşak kuzum

Elinizi verin beri”

 

“Kara sakal pırıl pırıl

Kur’an okur gürül gürül

Ankara’da ders hocası

Müftü’mü asana darıl”

 

“Müftü’mün sakalı kara

Yusuf’umu çekmen dara

Kefenleri boğazında

Asılmışlar sıra sıra”

 

“Kalmadı Osmanlı fendi

Asılan da Müftü’m belli

Aşiretten ünün almış

Azizli Mehmet Efendi”

 

“Adana’dan vali biner

Gelir de odama iner

Vallahi yalan değilim

Dört yanımda kandil yanar”

 

“Avradının adı Melek

Kucağında akça bebek

Adana’ya inmiş gelmiş

Başı kabak yalın ayak”

 

“Saat asılı döşünde

Yeşil sarığı başında

İkisini birden asman

Yazık olur genç yaşında”

 

“Saat sekizde bastılar

Candan umudu kestiler

Kadasını aldıklarım

Cebel müftüsün astılar”

 

“Müftü Bey’im Müftü Bey’im

Kefenini ben örteyim

Varınca haber alırlar

Gelenlere ben ne deyim”

 

“Atını çekin pazara

Müftü’m dayanmaz nazara

Kadanız allım aşiret

İkisini kon mezara”

 

“Altında atı hışılar

Döşünde içlik ışılar

Eli yanına dökülsün

Seni öldüren yahşılar”

 

“Düşümde gördüm düşümde

Yeşil sarığı başında

Padişahtan emir geldi

Yazılı ferman döşünde”

 

“Nesini deyim nesini

Ya kimler almış fesini

Müftü oğlumu asarkennek

Melekler duşmuş sesini”

 

“Hiç durman atını satın

Koyunu kuzuya katın

Koca Erzin’i yol ederken

Yoruldun mu Sultan Hatun”

 

“Birin koyam birin gezem

Evimi odamı bozam

Bir elimde iki efe

Ben de kapı kapı gezem”

 

“Müftü oğlum odada oturur

Çocukları avutarak

Yusuf oğlum kahve döver

Serçe pürçük dağıtarak”

 

“Ak konaklar karşı karşı

İçi bezirganlı çarşı

Karşı gelmedi mi kuzum

Yedirdiğim pirinç aşı”

 

“Adım adım ark eyledim

Büyük evi terk eyledim

Soysuz imiş elin kızı

Ben de yeni fark eyledim”

 

“Kollarım kürekten bağlı

Ününü  almış Gavurdağlı

Ferman elinde oğlumun

Okunmaz karalı aklı”

 

“Köpüklü atın bağlıyam

Evlatsız gönlüm eğliyem

Gel oğlum yanıma otur

Uğrun uğrun çok ağlıyam”

 

“Müftü oğlum emir donlu

Yusuf’umun gözü kanlı

Size diyom emmileri

Osmanlılar iki dinli”

 

“Gelinin adı Döndü

Bir biz değil alem yandı

Asıyorlar Yusuf’umu

Kefiye başına indi”

 

“Dar ağacı yapılıyor

O da tahtanın eninden

Bir günceğiz gördük idi

O da Hamid’in gününden”

 

“Biri Yusuf biri Müftü

Böyle Osmanlı’nın ahdı

Yusuf’umu öldürenin

Yıkılsın sarayı tahtı”

 

“Gümüş fincan gümüş tabak

Odasında dövülür dibek

Kızlar Adana’ya gitmiş

Hepisinin başı kabak”

 

“Padişahtan geldi ferman

Dizimde kalmadı derman

Hasta olmuş Müftü  Efendi

Sekiz isbat sana kurban”

 

“Biri Yusuf biri Ali

Veyli çiftelerim veyli

Menciliste laf veriyor

Sanırım esnekli tülü”

 

“Adana’nın valisini

Bağlasınlar derisini

Varın söylen Bahçeli’ye

Kaldırsınlar ölüsünü”

 

“Adana’dan gelen beyler

Yusuf’umu çekmen dara

Ben (de) Hakk’a niyaz ettim

Allah sizi yaksın nara”

 

“Evimizin önü asma

Asmanın dalına basma

Gavur muydun gavur düşman

Birin astın birin asma”

 

“Müftü oğlum okur yazar

Yusuf oğlum deli gezer

Erzinliler kabir kazar

Yazık oldu ikisine”

 

“Karşıdaki koca çınar

Çınar dalların döküle

Dil verip de söylesene

Çınar bellerin büküle”

 

“Fendi deli gönül fendi

Ciğerimin başı yandı

Bilmem bunlara n’etmişsin

Bahçeli Müftü Efendi”

 

“Müftü aya Yusuf güle

Verin kefenini giye

Hanesine haber olmuş

Varınca ben neler diyem”

 

“Dut ağacın budamışlar

Yenisinden bitsin diye

Dördünü birden asmışlar

Ocakları batsın diye”

 

“Yusuf’un giydiği çizme

Güzellik Yusuf’u yakar

Hükümete varıncağız

Kaymakam ayağa kalkar”

 

(Bu ağıt,Göksun, 1929 doğumlu, Sarıhoca aşiretinden

ev kadını Şerife Erdem’den derlenmiş ve Profesör Dr. İsmail Görkem tarafından yayınlanmıştır.)

 

DÜNYA DÖNMEYE DEVAM EDİYOR

Bu gün kalmadı o eski ağıtlar, bir çağ daha bitti,

Dünya dönmeye devam ediyor,

Güneş her gün doğup her gün batmaya devam ediyor,

Bu baharda da açtı çiçekler,

Bu baharda da şaşkına döndü hangi çiçeğe konacağına karar vermeye çalışan rengarenk kelebekler, arılar,

Çocuklar yine uçurtma uçuruyor, akrep örümcek yakalıyorlar,

16 Temmuz gecesi yine topraktan çıkacak Ağustos böceği ve merhaba diyecek yeni hayata,

Beyaz güvercinler kanat açarken Zühal yıldızına.

İsmail Rüştü ALTAY / Geçmiş Zaman Yolcusu

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

13.05.2009

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s