AKSARAY’DA ÜÇ EV


Hayat elinde iplerimizi tutan bir oyuncu gibi,

Kendi kurgusuna uygun olarak bize biçtiği oyunu sergilemekte,

Çoğu zaman da beklentilerimizin çok ötesinde bir başlangıç veya final yaşatmaktadır.

 

MERHABA İSTANBUL

04 Aralık 1989,

İstanbul’da ilk işe başladığım tarih,

O güne kadar hayatımın hiçbir evresinde İstanbul’da yaşamayı planlamamıştım.

Üniversiteyi Ankara’da okumuş,

 

gelecekle ilgili planlarımı da, arayışlarımı da Ankara üzerine yapmıştım.

Ancak, İstanbul hiç beklenmedik bir biçimde hayatımın önemli bir parçası oluvermişti.

 

Aslında daha önce 3 defa İstanbul’a gelmiştim.

 

İkisi 1979 yılında ve üçüncüsü de 1985 yılında.

Her seferinde de çok kısa bir süre kaldım İstanbul’da,

Ama yine de İstanbul’da yaşamak oldukça ilginç,

 

bir o kadar da beklenmedik bir kader….

 

İLK EV ANILARI

 

İstanbul’a geldiğimde ilk birkaç ayı Seyhun Dayımlarla

 

(Seyhun MAHMUTLUOĞLU) birlikte geçirdim,

fakat bu durum sonsuza kadar sürmemeliydi.

Ev aramaya başladım, Muhtemelen Avcılara yerleşecektim,

 

Bu arada, Erzin’den mahalle arkadaşım

 

Habip  İstanbul’da Üniversite hayatına devam ediyordu,

Arada bir görüşüyorduk,

Bazen de Aksaray’da Oruç Gazi ilköğretim okulunun

Ve Eski Pertevniyal Lisesinin arkasında bulunan evine de gidiyorduk.

Bu ziyaretlerim sırasında,

 

ev arkadaşları olan Mustafa  ve Burçin  ile de tanışma fırsatımız olmuştu,

Mustafa ve Burçin Mersinliydi ve birbirleriyle çocukluk arkadaşlarıydı.

Dilersem, evlerini birlikte paylaşabileceğimizi söylemeleri üzerine Şubat 1990 ayından itibaren

Bu evde ikamet etmeye başladım.

 

Arkadaşlarımızdan birisi aşk acısına düşmüştü ve umutsuzdu,

Bu acının etkisiyle, arada bir söylenmeye başlıyor ve arada bir de intihar edeceğinden,

şubat ayında denize gireceğinden bahsediyordu,

hatta bir keresinde akşam vakti Saray burnundan kendini denize atmak için dışarıya çıkmış, bunun üzerine telaşlanmıştık.

Hep birlikte onu bulmak ve durdurmak için dışarıya çıktık.

Mustafa ve ben sahil yolunda giderken, diğerleri Unkapanı yönünden Saray Burnuna doğru yol aldı.

Neticede arkadaşımızı bulamadık,

ama bu arama sırasında Mustafa ve ben güzel bir sohbet imkanı bulmuş,

birbirimizi biraz daha tanıma şansına sahip olduk,

Sarayburnunu geçip Eminönüne geldiğimizde balık ekmek yemiş ve turşu suyu içmiş,

daha sonra da eve gelmiştik.

Eve geldiğimizde, arkadaşımız evdeydi,

çamaşır ipine astığı ıslak kıyafetleri gösterip elbiseyle denize girdiğine bizi ikna etmeye çalışıyordu.

Eminim denize girmemiş,

elbiselerini musluk suyunda ıslatıp asmış ve bizim arkamızdan bol bol gülmüştür.

Alacağın olsun senin sevgili arkadaşım.

Ama sayende, Mustafa ile güzel bir dostluk başlatmış olduk.

 

Çok güzel arkadaşlıklar oldu bu evde,

Hem ev arkadaşlarıyla,

hem de isimlerini saymadığım ama sık sık eve gelen arkadaşlarla,

arkadaşların arkadaşlarıyla.

 

Bunların arasında Ali  ile eşi Zeynep ve çocukları Tuğba ile Büşra vardı,

izleyen yıl bir de oğulları oldu, adını Erman koydular,

sık sık eve gelirler sohbetler ederdik,

hepsi de güzel insanlardı,

 

Ali abi aynı zamanda matrak bir insandı.

Hepsini sevgiyle anıyorum.

 

(Burada adını zikretmediğim kişilerin önemli bir bölümü emin olsunlar ki,

isimlendirdiğim kişilerden daha az değerli değillerdi benim için.

Sadece, isimlendirilmeme haklarının olduğunu düşüncesindeyim.

İçlerinden yüreğimde özel bir yere sahip olanlar da vardı şüphesiz.)

 

Ev arkadaşlarından biri Darbuka,

biri Tef, bir diğeri Mızıka ve ben de Saz almıştım,

aslında güzel çalamasak da güzel bir eğlence çıkmıştı bize.

 

Oturduğumuz ev bir oda bir salondan ibaret, küçük bir mutfağı olan evdi.

Salonda Habip ve Mustafa yatıyordu.

Arka tarafa bakan odada bir çift kişilik, biri de tek kişilik iki tane yatak vardı.

Çift kişilik yatakta Burçin, pencerenin yanında olan tek kişilik yatakta da ben yatıyordum.

 

Daha sonradan ev sahibinin kocasının çift kişilik yatakta vefat ettiğini öğrendik.

 

Bu arada Barış Manço’nun sık sık uğradığı bit pazarına bakan evin arkasında da bir yatır vardı.

İnsanlar sık sık ziyarete gelirlerdi.

 

İşte tüm bu parametreler bir araya gelince ilginç gelişmeler yaşandı.

Burçin yatağının duvara yakın yerinden,

insan nefesi sesleri, konuşmalar ve tarif edemediği sesler duyduğunu söylemeye başlamıştı.

 

 

Bir keresinde de ben kendi yatağımda yatarken,

Mustafa, Burçin’in yatağında ders çalışıyordu,

birden konuşma sesi duyar, önce benim sesim sandığından aldırış etmez,

ancak, sesler devam ederken bana doğru baktığında

benim yatakta hiç ses çıkarmadan uyuduğumu fark eder ve sesin benden gelmediğini anlar.

Bunun üzerine telaşla beni uyandırarak durumu söylemiş ve odayı terk etmişti.

 

Bir defasında da, biz salonda otururken

(galiba) Burçin, ders çalışırken kapıya yaslanan birinin

kendisini seyretmekte olduğunu görmüş,

önce bizlerden biri olduğunu zannetmiş,

daha sonra da bizlerin salondan gelen seslerini duymuş ve

kapıdan kendisini seyredenin bizlerden biri olmadığını anlamıştı.

Hiç unutmuyorum, panikle salona doğru koşarak gelmişti.

 

Daha sonradan benzeri ses ve görüntülere eve gelen arkadaşlar da tanık olmuştu.

Kim bilir, belki de psikolojik bir etkileşim sonucu

herkes bu bu tür paranormal olayın tanıkları olmuş olabilirler.

 

Bir tek ben tanık olmamıştım.

Ancak, evde hiç kimsenin olmadığı bir yaz günü,

mutfakta büyük bir gürültü duymuş,

mutfağa gidip baktığımda,

raflarda duran bütün kap kacak ve bardakların

yerlerinden bir şekilde çıkıp mutfağın zemine düşmüş olduğunu görmüştüm.

Sağlam olanları yerlerine yerleştirip,

kırılanları atmak durumunda kalmıştım.

O gün hiç yer sarsıntısı olmamıştı halbuki.

Nasıl izah edilebilir bilemem.

Bu evden bahsetmişken, sokağımızda bulunan bakkal Adnan’ı anmadan edemeyeceğim. Aslen Şile’liydi ve son derece de dürüst bir adamdı, onunla ilgili verebileceğim en iyi anektod sucuklu yumurta ile ilgili serzenişleriyle ilgilidir.

Bir gün, bakkal dükkanının önünde sohbet ederken müşteri geldi, müşteri gittikten sonra Adnan söyleniyordu…. “ne acaip insanlar var yahu, adam sucuklu yumurta yapmak için geldi …yumurtadan çok sucuk aldı …. Kardeşim! Sen sucuklu yumurta mı yapacaksın, yoksa yumurtalı sucuk mu…” bunu söyleyen kişinin ekmeğini sucuk – yumurta ve benzeri şeyleri satmak zorunda olan bir bakkal olduğunu düşünsenize.. J

 

1. yılın sonunda Mustafa mezun olduğundan evden ayrıldı, epeyce kişi hüzünlenmişti,

Bu hüznün dışa vurumunu sağlamak için “AYRILIK” adını taşıyan kısa bir şiir yazdım,etkili olmuştu.

Aynı yıl, “Martı” adlı bir şiir daha yazmıştım,

Her ikisi de beğendiğim şiirlerim arasında yer almasına karşılık her nasılsa kaybettim.

Gerçi daha önceki dönemlerde ve daha sonraki dönemlerde de epeyce şiir ve öykü denemem olmasına karşılık,

Hemen hepsi bir şekilde kayboldu

.

2. EV ANILARI

2. yıl hemen bitişikteki bir eve taşındık ve ev arkadaşlarım Habip, Burçin ve Timuçin’ di (Ali’nin Karabük’ten akrabası),

Timuçin ilk evden taşınmadan hemen önce aramıza katılmıştı.

İstanbul’da birisine kamyon motoru satmışlar,

alıcı parasını ödememiş,

o da bedelini tahsil etmek için uğraşıyordu,

çok uğraştı, epey bir İstanbul’da kaldıktan sonra alacağını tahsil etmiş ve Karabük ’e dönmüştü.

 

İkinci eve taşınma aşamasında Habip Erzin’deydi,

motosikletle bir kaza yapmış ve bir süre İstanbul ’a gelememişti.

Habip’in bir bilardo ıstakası vardı, özel bir ıstakaydı.

Taşınma öncesinde evin tavanını kireç ile badana yaparken,

boyumuz yetmediğinden bilardo ıstakasını badana fırçasına sap olarak takmıştık,

sonucunu tahmin edersiniz.

Nemi emen ıstaka biraz şişmiş ve özelliğini kaybetmişti.

Tabii bunun suçlusu da bendim.

Habip iyileşip İstanbul’a döndüğünde bu durumu anlamış ve epey bir söylenmişti.

Bir gün eve bir yavru kedi girmiş, bunu gören Habip, kaçan kediye vurabilmek için benim sazımı kullanmış ve neticede saz ikiye bölünmüştü.

Bunu neden yaptığını sorduğumda,

katıla katıla gülmüş ve ıstaka konusunu hatırlatmıştı.

Evet, nihayet intikam alınmıştı.

 

Timuçin bizimle kalırken,

İstanbul Kapalı çarşıda kuyumculuk yapan, ayrıca un fabrikaları olan amcası,

bir türlü adam edemediği oğlunu,

düzgün arkadaşlarla bir arada kalırsa belki düzelebilir diye bizim yanımıza göndermişti.

Yani bizler onu adam edecektik……

 

O günlerde, Türkiye’nin menkul kıymetler borsasıyla ilgili ilk tanışma dönemleriydi,

İşlemlerin tamamı, bu günkü gibi profesyonel firmalar tarafından yönlendirilmiyordu,

bilanço dan, ekonomiden, şirket kültüründen anlamayan,

hatta, hiç eğitim dahi almamış bir dolu insan sokaklarda tezgah açmış, hisse senedi alıp satıyorlardı.

İstanbul’da yaşayan hemen birçok kişi de bu tezgahların başına koşup,

bir uzman edasıyla ellerindeki senetleri satıyor, ya da senet satın alıyorlardı,

seanslar bittiğinde evlere veya kahvehanelere gidilip,

borsa üzerine, senet değerleri üzerine tartışmalar yapılır,

hemen herkes kendisinin en iyi bilen olduğunu kanıtlamak için

avazı çıktığı kadar sesini yükseltip tartışmaya katılır,

ama, hiç kimse kendisinden başkasının söylediğini dinlemez di,

 

Bizim evde de durum aynı idi,

Evde, borsa işleriyle Habip ve Timuçin ilgileniyordu,

daha sonra yanlarına Timuçin’in amcasının oğlu da katılmış ve

işlerin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışıyordu.

Biliyormusunuz, o amca oğlunun ilk kazık attığı kişiler de Timuçin ve Habip olmuştu,

hem de hisse senedi alım satımında,

hem de yaptığı ilk işlemlerde….ne demeli bilmem. :)

 

Şu bir gerçek ki,

adam olsun diye bizim eve gönderilen sevgili amca oğlu (Timuçin’in amcasının oğlu),

evin ahlakını bozmaya başlamıştı.

Bu evden taşınıncaya kadar başımızın belası olmuştu.

Daha sonradan duyduğum kadarıyla babası ona,

belki biraz adam olmuştur diye un fabrikalarından birini emanet etmiş,

ancak, o da babasının her şeyini kaybetmesine neden olacak kadar işleri berbat etmiş,

adamcağız, evini de sattıktan sonra geçimini sağlayabilmek için

Arabistan’a işçi olarak gitmiş.

Trajik bir durum..

 

Her neyse,

Bu evle ilgili bir kaç anı daha var sırada,

 

İlk anı üst komşumuz ile ilgili,

Her gün işe gidip gelirken, takım elbiseli, efendi görünüşlü, saygılı, selamını esirgemeyen,

yaklaşık 30 yaşlarında bir beyefendi olan üst komşumuzla karşılaşıyor,

birbirimize kısa bir hal hatır soruyorduk.

Arada bir de, sohbet sonunda eve çay kahve içmeye davet ediyordum.

En sonunda da geldi, ama ne geliş….

Zili çalınan kapıyı ben açmıştım,

her zamanki efendiliği ve saygılı haliyle karşımda duruyordu.

İçeri davet ettim,

bu sırada yer sofrası kurulmuş, yaklaşık 6-7 kişi ile birlikte yemek yiyorduk,

buyur ettik ve sofraya o da oturdu.

Biraz oturduktan sonra sarhoş olduğunu anladık,

konuşmalarının şekli değişmiş, paranoyak bir görüntü ortaya çıkıvermişti.

Konuşmalarının yönü kişileri tehditlere varmış,

belindeki ekmek bıçağını göstermeyi de ihmal etmemişti.

Biz de alttan almamaya kararlıydık, zira, alttan alırsak daha da cesaretlenecek ve başımıza bela olacaktı.

Bu durum bir süre devam etti, nihayetinde, bir otelde çalıştığını,

işe gideceğini söyleyip evden ayrıldı.

Pencereden izliyorduk, bir taksiye bindi, yaklaşık bir saat kadar sonra da döndü ve yine kapımızdaydı,

bu arada, taksiden iner inmez taksinin kaçarak uzaklaştığı da gözümüzden kaçmamıştı.

Anlattığına göre, taksiyle çalıştığı otelin önüne kadar gitmiş,

Taksi şöförü’ ne cebindeki 50 milyon lirayı (bu günün 50.-YTL’si) göstererek,

bu parayı kendisine vermeyeceğini söylemiş ve parayı adamcağızın gözlerinin önünde parça parça ederken,

beş kuruş bile taksi ücreti ödemeyeceğini söylemiş, belindeki ekmek bıçağını göstererek,

kendisini gezdirmesini istemiş, sonrada evine kadar getirmiş,

evden bir şey alacağını biraz beklemesini söyleyip taksiden indiğinde ise,

taksici hızla kaçarak uzaklaşmıştı.

Neyse ki, bizlere bir şey yapma konusunda kendisinden yeterince emin olamadığından,

cesaret gösterememiş, evine dönmek zorunda kalmıştı.

Ertesi sabah karşılaştığımızda ise,

daha önceki gördüğüm beyefendi ve saygılı adam yine karşımdaydı….

 

Bu evle ilgili ikinci anı ise, ev halkı ile ilgiliydi,

Ev iki odalıydı, diğer ev gibi bu evde de salon ön sokağa, diğer oda da arka sokağa bakıyordu,

arka odanın bitişiğinde de mutfak ve mutfak balkonu vardı.

Evde, yatma planında salonu Habip, Timuçin ve Timuçin’in amca oğlu,

Arka odayı ise Burçin ve ben paylaşıyorduk.

Ben duvar tarafındaki,  Burçin de Kapı tarafındaki olmak üzere,

karşılıklı yataklarda yatıyorduk.

 

Ev kalöriferli değildi, soba da yoktu.

Bu nedenle, elektrikli ısıtıcılarla evi ısıtıyorduk,

Burçinin bir de elektrikli battaniyesi vardı.

Bir gece, acı bir koku ve ısı hissiyle uyanıp yatağımda doğrulduğumda,

odayı ve evi bütünüyle kaplamış yoğun bir dumanla karşılaştım,

nedenini anlamak için kafamı döndürüp baktığımda

Burçin’in battaniyesinin alev içinde olduğunu,

Burçin’in de hala uyuduğunu fark ettim.

Aceleyle yanan battaniyeyi alıp mutfağın balkonuna çıkardım,

aynı aceleyle pencereleri ve kapıları açıp, tekrar mutfağa döndüm ve birkaç kova su ile battaniyeyi söndürürken,

Burçin başta olmak üzere, evdeki arkadaşları da uyandırdım.

Olayın nedeni hemen anlaşılmıştı,

Burçin elektrikli battaniyesine rağmen, evdeki elektrikli ısıtıcıyı da yatağının hemen yanına almış,

tabii kendisi döndükçe battaniye de ısıtıcının üzerini kapattığından,

kısa bir süre içerisinde alev almıştı. Vay uyanık Burçin. :)

 

Mustafa da arada bir uğruyordu,

bu evde de çok güzel günler geçti,

Hem ev arkadaşlarıyla ve hem de sık sık eve misafirliğe gelenlerle,

Ancak, bu yıl aynı zamanda kırgınlıkların ve ayrılıkların da yılı olacaktı.

 

Buna rağmen güzel geçti.

Bu blogumda yayınladığım “YELKEN” adlı şiirimi bu evde yazdım.

Bu evde birçok anılarımız oldu…

 

Bu güzel enstantanelerin önemli bir bölümünü Habip ile birlikte yaşamıştık,

örneğin, bazı akşamlar ışıkları söndürür, mum yakar ve bazen birlikte bazen de ayrı ayrı türküle söylerdik,

Habip yanık sesiyle Urfa türküleri söylerdi.

Benim söylemeyi en sevdiğim türkülerden birisi de bir Ege türküsüydü;

“Evlerinin önü mersin

Ah sular akar gadınım tersin tersin

Mevlâm seni bana versin

Al hançerini kadınım vur ben öleyim

Ah kapınızda bi danem, kul ben olayım

 

Evlerinin önü susam

Ah su bulsam da gadınım çevremi yugsam

Açsam yüzünü baksam dursam

 

Al hançerini kadınım vur ben öleyim

Ah kapınızda bi danem, kul ben olayım”

 

3. yılda 3. Evimize taşındık.

Burçin mezun olduğundan,Timuçin’in de İstanbul’ daki işleri bittiğinden bu evde yoktular.

 

Aksaray’da yaşadığım üç ev de; güzel arkadaşlıkların, dostlukların,

aşkların, tutkuların yeşerdiği, yaşandığı, sonuna gelindiğinde ise,

bir çok arkadaşlığın, dostluğun, aşkların ve tutkuların ağır yaralar aldığı,

Sanki daha önce yaşanan güzellikler hiç olmamış gibi

birbirimize olan sevgilerin ve güven duygusunun kaybolduğu,

yaşanan günün atmosferinde hiç birimizin kendimizde hata aramadığı,

hataları karşısında aradığı dönemlere girildi.

Ne yazık ki yol ayrımları yaşandı, hem de hiç dönmemecesine…

 

“Gideceksin vakit ayrılık vakti

Bugün her günden daha uzun sanki

Bitti askımız yolun sonundayız

Her şey söylendi sırada susmak var

Bitti aşkımız yolun sonundayız

Her şey yasandı sırada gitmek var

Ardına bakma yolcu

Gece almaya geldi seni benden

Beni bir daha sorma yolcu

Arama gittiğin yerden

Geri dönmeye kalkma yolcu

Kader almaya geldi seni benden

Beni bir daha sorma yolcu

Arama gittiğin yerden.”

(Ali GÜVEN /şarkı sözleri)

 

O günlerden çok az kişinin birbirleriyle bağları devam etti.

Ancak, şu bir gerçek ki , o günleri hiç unutmadım,

 

Şüphesiz bazılarımızın önem verdiğimiz kişilere karşı kalp kırgınlıkları oldu,

buna Ben de hem üzülen ve hem de üzen olarak dahilim elbette.

Elbette ki, hepimiz kendimize göre haklıydık, aynı zamanda haksızdık.

Bunun aslında hiçbir önemi yok,

zira, daha önce iyi olan sevdiklerimiz için bir kalemde kötü olduğunu söylemenin doğru olmadığını düşünüyorum.

Sonuçta herkesin kanat çırpmayı öğrendiği ve yuvayı terk edip kendi evrenlerinde yaşama zamanı geldiğine,

yaşanan ve konuşulan her şeyin bir bahane olduğuna inanıyorum.

 

İlerleyen dönem içerisinde kimseyi suçlamamayı tercih ettim,

herkes için her şeyin en iyisini diledim. Çok şeyler paylaştığımız,

hayatımda derin izler bırakan bu insanlar her şeye rağmen çok güzel insanlardı.

Eminim hala da öyledirler.

Bu yazıyı okuyorsanız, emin olun sizleri hala çok seviyorum.

Bana o güzel günleri yaşattığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

 

3. EV ANILARI

 

Aksaray’daki bu son evde Habip ve ikimiz kalmıştık,

bir de ALP  dahil oldu aramıza.

 

ALP aslen Samsunlu olmasına karşılık, Mersin’de büyümüştü ve

Burçin ile Mustafa’nın Mersinden çocukluk arkadaşlarıydı,

Uzun sayılacak boyda, ela gözlü, açık kumral, beyaz tenli, yakışıklı ve temiz yüzlüydü,

Utandığında veya sıkıldığında yüzü belirgin bir şekilde kızarıyordu,

Hayatımda gördüğüm en iyi niyetli, temiz, dürüst karakterli, özverili ve dost canlısı bir insandı. Hala da öyle.

Diğer iki evdeyken İstanbul’da askerlik görevini yaptığından hafta sonlarını bizim evde geçiriyordu.

1992 yılında terhis olmuş, Mersine dönmüştü, kendisi de babası gibi denizci olmak istiyordu.

Bu nedenle Telsiz zabitliği sınavlarına hazırlanmaya başlamıştı ve bu hazırlıklarını da İstanbul’da sürdürmek istiyordu,

Mustafa’nın ricası üzerine bizimle ev arkadaşı olmasını tereddütsüz kabul ettik..

 

Alp’in aramıza katılması benim hayatımda önemli değişikliklere neden oldu,

Saç kesimimden özel hayattaki giyim biçimime kadar birçok şey değişti.

En büyük yenilik ise, fotoğraf çekmek alışkanlığının başlamasıydı,

 

Hiç unutmuyorum, o günlerde Beyazıt Meydanında Rus Pazarı kuruluyordu,

Bu pazarda dağılan doğu bloğu ülkelerinden gelen hemen her şeyi bulabiliyordunuz.

Hatta, ilk zamanlar havyar bile vardı, hem de iyi kalitede olanlarda dahil.

Bir süre düzenli olarak alıyordum, ama, kısa bir süre sonra o havyarlar tezgahtan kalktı.

Eminim, birileri çabuk uyanmış ve gelen ürünler henüz tezgaha inmeden almaya başlamışlardır.

 

Her neyse,

Rus pazarından Zenith marka bir fotoğraf makinesi ve tele objektiften tutun,

geniş açılı – dar açılı, bir çok aparatı da o pazardan almış,

Tripod, objektif filtreleri (UV filtre, Star Filtre vs.) dahil diğer aparatları da

bu malzemeyi satan yerlerden bulmuştum.

İhtiyaca göre hangi çekimler için hangi ASA’da film alınması gerektiğini öğrenmiş ve satın almıştım.

Tabii bununla da kalmadım, fotoğrafçılıkla ilgili 3 adet kitap alıp,

kitaptaki tekniklerin tamamını uygulamalı olarak hatmetmiştim.

O günlerde, hayatımda yaşadığım önemli değişikliklerin yarattığı boşluğu fotoğraf çekerek doldurmaya çalışıyordum.

En büyük zevkim, Tarabya’ dan itibaren hem sahil bandını, hem de arka planda kalmış mekanları geze geze

insanlarla sohbet ederek, ilginç enstantaneleri fotoğraflayarak Aksaray’a kadar yürümekti.

Bu yürüyüşlerin bir bölümünde Alp de vardı, kendi fotoğraf makinesiyle.

 

Bir keresinde aldığımız filme yeterince dikkat etmemiş olmalıyız,

yaptığımız çekimlerden sonra tab ettirdiğimizde slayt filmi olduğunu öğrendik, ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştı,

fotoğraflar hafiften kızıla çalan sarı tonda ve oldukça da hoş çıkmıştı.

Fotoğraf çekme sevgisini gittiğim hemen her yere götürdüm.

 

Bu sevgi yıllarca sürdü. Ama, ilerleyen yıllarda özellikle işimin getirdiği yoğunluk ve zamansızlık nedeniyle

bu alışkanlık yavaş yavaş hayatımdan uzaklaştı.

 

Alp’in babası Durmuş Ali çalıştığı geminin İstanbul da demirlediği sıralarda eve ziyaretimize gelirdi,

Geldiğinde de bir şişe CİN açar ve bizim de eşlik etmemizle birlikte,

uzun yıllardır yaptığı iş sırasında gördüğü,geçirdiği anılarını

Anlatır, ara sıra da oğluna bakarak biraz mahcup,

biraz da beni anla der gibi “Oğluuum” dedikten sonra sohbete kaldığı yerden devam ederdi.

 

Durmuş Ali Bey, çok gün görmüş, son derece iyi niyetli ve gönlü açık bir insandı.

Kendisini çok severdim. Kulakları çınlasın.

 

Alp ile ilgili çok hoş bir anıyı paylaşmak isterim.

Sanırım 1992 veya 1993 yılında, Başmüfettiş Bilgin hanım ile birlikte,

Çalıştığım şirketin İstanbul’da bulunan bir merkez ünitesinin teftişini yapıyorduk,

O günlerde henüz cep telefonu kullanılmıyordu.

Bir Cuma günü bana telefon bağlarlar, arayan kişi kendisini tanıtarak konuya girer,

“Adım Ömer…..

Sizi Işık Ajanstan arıyorum. Bize bir fotoğrafınızı bırakarak başvurmuşsunuz…”

“Hayır öyle bir başvurum olmadı, bir yanlışlık var sanırım….”

“Bir yanlışlık yok, fotoğrafınız önümde duruyor…..

Kadir İNANIR ve Gülben ERGEN’ in başrolde oynayacağı bir dizi çekilecek…

Adaylar arasından sizin fotoğrafınızı beğendik, bu dizide size bir rol vermek istiyoruz….”

“Ömer Bey… bir yanlışlık olmalı, ben size hiç baş vurmadım, resim de bırakmadım….”

” Hayır kardeşim, bir yanlışlık yok, bu resim sizin işte, neden anlamak istemiyorsun…”

“Anlaşıldı Ömer Bey, siz bana şaka yapıyorsunuz, beni yakından tanıyor olmalısınız…

artık bu şakaya bir son verelim, gerçek adını ve hangi tanıdığım olduğunu söyle…”

Ya… kardeşim ne şakası…. bendeki resim senin…. dizide rol vereceğiz işte….”

“Hangi rolü vereceksiniz, dayak yiyen adam rolünü mü…”

“Arkadaşım anlatamadım galiba (sinirler gerilmeye başlamıştır artık)….”

” Ömer Bey, bu iş böyle olmayacak, en iyisi siz telefonu kapatın,

 

ben 118′den numarasını alıp, ajansı arayacağım,

Bakalım gerçekten oradamısın….”

Ajansı aradığımda karşıma yine aynı ses çıkar, bunun üzerine;

” Anlaşıldı Ömer Bey, ajanstan arıyorsunuz, ama yine de beni işlettiğinizi düşünüyorum, yanınızda hangi arkadaşım var.”

“Yahu yanımda kimse yok, ben Ömer’im, komedyen Ömer…..”

“Peki Ömer Bey, fotoğraftaki kişiyi bana tarif edebilirmisin…”

“Elbette;”

“Kumral”,

“Doğru”

“Ela Gözlü”

“O da doğru”,

“Siyah Ceketli, Kırmızı çiçek desenli siyah kravat”

“Doğru, benim bu kıyafetlerim var…”

“Uzun boylu….”

“İşte burada çuvalladın Ömer Bey, benim boyum uzun değil, olsa olsa 1.69 olabilir…”

“Ne demek kardeşim, bu sensin işte…….sen…..sen…”

Bende birden şimşek çakar,

böyle bir başvuruyu bir süre önce ALP yapmış ve benim takım elbiselerimle fotoğraf çektirdiğini bana söylemişti.

Durumu izah etmeye çalıştım, ama karşıdaki kararlı, fotoğraftakinin ben olduğuma beni inandırmak ister.

Bunun üzerine konuşmayı daha fazla uzatmayarak telefonu kapatmış

evi arayıp Alp’e durumu izah ederek, Ömer Beyi aramasını sağlamış, böylece müthiş rahatlamıştım.

Nihayet iş tatlıya bağlanmıştı.

Alp ajansa yalnız gitmek istemediğinden kendisine eşlik etmeye karar verdiğimden,

Ertesi gün sabah erkenden, Beyoğlunda bulunan ışık ajansa birlikte gitmiştik,

Dizide rol verilen diğer adaylar ajansta beklemektedir.

Ömer Bey oradaydı, “dayak yiyen adam” rolünün halen boş olduğunu söyler, karşılıklı gülüşürüz.

Alp ve diğerleri çekim alanına gitmek için bir araca binerken,

Ben de omuzumda fotoğraf makinası ve aparatlarının bulunduğu çantayla birlikte Tophane’ye doğru ağır ağır yürümeye başlamıştım.

Tophanedeki cafelerden birinde nargile içen orta yaş üzeri müdavimlerle biraz lafladıktan sonra,

Yavaş yavaş Aksaray’a doğru yoluma devam ettim.

Aksaray metro durağının yanından geçerken karşımda birden bire Alp’i buluverdim.

Çok şaşırmıştım, ne olduğunu sorduğumda, çekim alanında çok sıkıldığını ve

Kimsenin dikkat etmediği bir anı yakalar yakalamaz oradan kaçtığını, eve geldiğini söylemişti.

Başka birisi olsa bu rolü kaçırmamak için ne cambazlıklar yapardı değil mi….

 

Aslında, Aksaray’daki üç evde yaşanan o kadar çok şey var ki,

buraya aktarmaya kalksam, üç ciltlik kitap olur, ancak, benim için şimdilik burada verdiğim örnekler yeterli.

 

Aksaray’daki bu son evimiz; Horhor Caddesinden  Tayyareci Orhan Sokağa döndükten sonra 3. veya 4. Apartmanın 2 veya 3. katıydı.

Horhor Caddesinin Vatan Caddesine çıkan noktasında Aksaray Tramvay ve Metro durakları vardı.

 

Yine o civarda Vaseda Do adlı bir spor salonu vardı. Bu spor salonunda kick boks, boks, güreş eğitiminin yanı sıra ağırlık çalışması ve jimnastik için de spor aletleri vardı. Aksaray’dan taşınıncaya kadar haftada 3 gün bu salona gidip, her seferinde 3 saati bulan ağırlık ve aletli jimnastik çalışması yaptım. İşin ilginç tarafı o günlerde sigara içiyordum ve salona girerken sigarayı söndürüp, çıkarken de yenisini yakıyordum. Spor hocası beni yakalamıştı, ama ben de onu yakalamıştım, böylece birbirimize söyleyecek sözümüz kalmamıştı. J

 

Her neyse bu gün yaptığım en iyi şeylerden birisi uzun yıllar önce sigarayı bırakmam olduğuna şüphe yok.

Daha sonra bu spor salonu kapanıp düğün salonuna dönüşmüştü. Tesadüf bu ya, meslek arkadaşım Necmi’nin düğünü de bu salonda yapılmıştı.

 

Horhor Caddesi üzerinde Fatih istikametine giderken sağ tarafta tarihi Sofular Hamamı vardı. Oldukça tanınan ve rağbet edilen hamam olan hamama zaman zaman biz de gidiyorduk.

 

Bu günlerde Aksaray’a gittiğimde, o evin etrafının çok değiştiğini gördüm, bizim sokağın hemen yanına büyük bir alış veriş merkezi yapılmış, ayrıca, “Akdeniz Hatay Sofrası”, “Urfalı” gibi çok güzel et yemeği yapılan restaurantlar açılmış, lezzet düşkünüyseniz en azından bir defa uğramanızı tavsiye ederim.

 

ELVEDA AKSARAY GÜNLERİ

1993 yılı sonlarına doğru,

Aksaray’daki yaşamdan sıkılmaya başladığım ve sakin bir yaşam özlemine kapılmam nedeniyle,

Bahçelievler’de ev bakmaya başlamıştım, hatta bir bayram tatilini sırf ev aramakla geçirdim.

Ancak, bulduğum evleri bir türlü beğenemediğim ve sokak aralarındaki keşmekeşten rahatsız olduğum için

Bahçelievlerde oturmaktan vaz geçtim.

 

Arkadaşların da tavsiyesi ile, o günlerde popülaritesi gittikçe artan Avcılar’a yöneldim.

Bu arada Habip’ de okulunu bitirmiş ve İstanbul’dan ayrılmıştı.

 

Avcılarda ev aramaya Alp ile birlikte gittik,

Karayolları durağında otobüsten inip,

sahili görecek şekilde yürümeye bu arada da hem çevreye bakıp,

hem de komisyoncu aramaya başlamıştık,

İnanırmısınız, ilk gördüğümüz komisyoncunun bize ilk gösterdiği eve bayılmıştık,

Ev yeniydi, salon ve odalarda yerler parkeydi, kalöriferliydi, büyük bir mutfağı vardı,

teras katıydı, “L” biçiminde büyük bir terası vardı, barbeküsü vardı,

daha da önemlisi en fazla 300 metre ilerdeki deniz manzarası ayaklarımızın altındaydı.

İşte,yeri Erişir Sokak üzerinde bulunan bu evi tuttum.

 

Dönüp ardıma son defa baktığımda,bir hayal dünyasına bakar gibiydim,

biraz mutlu, biraz hüzünlü, biraz da özlem dolu.

 

“Sen gittin ya, her akşam yolunu gözlediğim sokaklar sensiz kaldı,

Her akşam çaldığın kapım kimsesiz, öksüz kaldı.

 

Sen gittin ya, her akşam neşeyle açılan pencerelerim artık açılmak istemedi,

Önünden geçen hayallere küser oldu.

 

Sen gittin ya, her akşam kahkahalarınla dolan odalarım sessiz kaldı,

Şarkılarına, türkülerine, her an yapılan şakalarına hasret kaldı.

 

Biliyorum artık hiç dönmeyeceksin,

Sokaklarımda yürümeyecek,

Kapımı bir daha çalmayacaksın,

Pencerelerim küskün,

Odalarım ıssız, sensiz kalacak.

 

Biliyorum;

Gün gelip, hayat sana acımasız davrandığında,

Bir kez olsun, sen de özleyeceksin o güzel günleri,

Sokağın başına kadar gelecek,

pencerelerime özlemle bakıp bir iç çekecek,

Elin kapımın ziline uzanır gibi olacaksın.

 

Merhaba, ben geldim, çok zaman oldu,

Kaldığımız yerden devam etmeye ne dersin demek isteyecek,

Ama bir türlü zilimi çalamayacak,

Susturmaya çalışacaksın,

İçinde feryat eden buruk özlemi,

 

Sonra farkında olmadan,

sırtını dönüp koşmaya başlayacak,

Gözlerinde yaşlar olmasa da,

Kalbin sırılsıklam olacak ağlamaktan,

 

Biliyorsun;

Yelken açtınız hepiniz uçsuz bucaksız mavilere,

Elveda bile demeden gerdi kalanlara,

kapımı çalsan da artık o eski günleri bulamayacağız,

Ne sen, ne de ben, ne de geride kalan diğerleri,

 

Belki de; bir ben sevineceğim;

Bir kez olsun tekrar geldiğine,

Sokaklarımda tekrar yürüdüğüne,

Yüzüne hasret pencereme baktığına,

Hiç belli etmesem de.”

 

Geçmiş yüzler ve anılar gözümün önünden gelip geçerken dilimden belli belirsiz sözcükler dökülüvermişti,

“Elveda Aksaray günleri, seni hep güzel anacağım, ama artık sana asla dönmeyeceğim”

 

21.08.2009 İsmail Rüştü ALTAY / Geçmiş Zaman Yolcusu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s