“GÖNÜL ÜLKESİ” BAĞDAT


ŞEHR-İ BAĞDAT

08.03.2011 – 09.03.2011 tarihlerinde görevim gereği  Bağdat’ta bulunmuştum.

Farsça ”Tanrı vergisi” anlamına gelir Bağdat.

Şair Nedim ise “Gönül Ülkesi” diye bahseder.  ”Şehr-i Bağdat gibi kişver-i dil oldu harap, O civanın sitem-i çeşm-i Hülagüsundan  (O Hülagü gözlü sevgilinin eziyetinden, gönül ülkesi Bağdat şehri harap oldu)”

Görevin başlangıcından itibaren önemli bir bölümü Ürdün’de geçmiş ve Bağdat’a Amman’dan Air Jordan ile gidip dönmüştük.

Güvenlik sorunları nedeniyle maalesef havaalanının dışına çıkamamış, geceyi de barakalardan inşa edilmiş olan “Bağdat International” Otelinde geçirmiştik. Haremlik selamlık bir otel, bayanlar ve baylar için  otelin birbirinden uzak olan ayrı bölümleri  tahsis edilmişti. Oda numaram 502 idi.

Sürekli olarak orada çalışan iki personelimiz de konteyner’dan yapılma bir antre/salon, bir yatak odası, mutfak ve tuvaleti bulunan evlerde kalıyorlardı. Personelin de güvenlik sorunu nedeniyle bir iki defanın dışında şehre gidemediklerini öğrendik bu arada.

Kaldığımız bölgede terminal binasını saymazsak (ki orada da bir tane vardı) otelin dışında yemek yenebilecek bir yer yok. Ayrıca, yiyecek içecek için gerekli olan şeylerin alınabileceği doğru dürüst yerler de yok. Var olanlar, her ne kadar süpermarket olarak adlandırılsalar da  (iki tane) eski mahalle bakkallarından daha büyük değillerdi. Ayrıca aradığınız bir çok şeyi bulmanız da elbette ki mümkün değil.

Şartlar böyle olunca, personel tarafından akşam yemeğinde mangal partisine davet edildik. Mahir ellerden çıkan kebaplar ve salatalar gerçekten usta işi olmuştu. Herhangi bir iyi restaurant’ta dahi bu lezzeti bulamayacağımıza eminim.

Akşam yemeğinden sonra otelin hemen önünde bulunan kafe de nargilelerimizi ve içtik. Daha sonra da odamıza çekilip dinlendik. Sabah kahvaltısında masadaki örtülerin rengine ve kirine gözüm ilişince, bir kase çorbayla geçiştirmek durumunda kaldım.

1970’li yılların başında yapıldığını öğrendiğim Bağdat Havaalanı Terminal Binasında uygulanmış olan  estetik anlayışa hayran kalmamak elde değil, Yapıldığı dönemlerde Orta doğunun en büyük terminali olduğunu, 3 bölümden oluştuğunu, bir bölümünün savaşın yarattığı tahribat sonucunda kullanım dışı kaldığı, geriye kalan  2 bölümünün aktif olarak kullanıldığını öğreniyoruz.

Döneceğimiz gün, havaalanında çalışan Iraklı bir genç soruyor, “İbrahim TATLISES nasıl oldu, iyileşecek mi” diye, “inşallah” diyoruz. Gülüşüyoruz.

MEDENİYETLERİN BEŞİĞİ MEZOPOTAMYA

İnsanoğlunun en eski hayali.

Şark’taki Eden, yani Cennet Bahçesi, tüm Yukarı Mezopotamya’yı sulayan bereketli Fırat ve Dicle, dağların arasından kavisler çizerek akan Zap ve Habur, üç yüz arşın uzunluğunda, elli arşın genişliğinde ve otuz arşın yüksekliğinde olan Nuh’un gemisi, Tanrı’nın gazabına uğramış insanoğlunun bir tufanla yok olması, tufandan sonra çoğalmaya başlayan Nuh soyunun kurduğu şehirler, Babil, Ur, Erek, Akkad, Kalne, Aşur, Kalah, Reseni ve Ninova. (…)

Bir çok medeniyete ve destanımsı anlatılara tanık olmuştur Mezopotomya, ben burada sadece bir kaçından kısaca bahsedeceğim.

GILGAMIŞ

Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum!
Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim:

Onun görmediği hiçbir şey yoktur.
Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip,
Torunlarına bırakan bir adamdır.
Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır.
Tufandan önce olanın haberini getirdi.
Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi.
Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.
Uruk’un dört bir yanına duvar çektirdi.
Kutsal E-anna’nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak!
O duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir.
Onun köşe burçlarını da gözden geçir!
Onun eşini hiç kimse yapamaz.
Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp
İştar’ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş!
Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı.
Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü!
Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı incele.
Acaba bunun tuğlaları pişmiş (4) değil midir?
Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5).

Ulu Tanrı Gılgamış’ı en yetkin biçime soktu.
Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler.
Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini,
Yeraltındaki Tatlı Su Okyanusunun Tanrısı Ea, bilgeliği bağışladı (6).

1.    Kil Tabletten bir kesit. (Sümer Tabletleri)

(Tabletin Tercümesi: MUSTAFA RAMAZANOĞLU)

Gılgamış Destanı Sümerliler zamanında kil tabletler üzerine çivi yazısı ile yazılmış olan ve tarih kayıtlarına geçmiş en eski yazılı destandır.

Üç yazmadan oluşmaktadır.

Birincisi, M.Ö. 2000 yıllarında yazılmış Sümerce yazmadır. Uruk Beyi Gılgamış’ın maceralarını anlatır. Büyük bir bölümü daha sonraki yazmalarda yer almaz…

İkincisi, M.Ö. 1800 yıllarında yazılmış olan Babil nüshasıdır. Destan tarzındadır

Üçüncüsü, destanın son kısmını teşkil eder, M.Ö. 1250 yıllarında Kassitler çağında yaşamış Sin-Lekke-Unnini adında bir şâir tarafından yazılmıştır.

Destanda TUFAN efsânesini, ve NUH peygamberi hatırlatan bölümler vardır.

ZIGGURAT TAPINAKLARI  VE HAMMURABI YASALARI

Babil Kulesi adına ilk kez Kutsal Kitaplarda rastlanır.

“Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, Doğuya göçtükleri zaman Şinar Diyarında (SÜMER) bir ova buldular. Ve birbirlerine dediler: Gelin, kerpiç yapalım ve onları iyice pişirelim ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: Bütün yeryüzü üzerine dağıtmayalım diye gelin kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule inşa edelim ve kendimize nam yapalım”.

(Tevrat’ın tekvin kısmının II. Bölümü)

Ziggurat, (Babilce ziqqurrat, zaqā “yükselmiş yere kurmak”) eski Mezopotamya vadisinde ve İran’da terası bulunan piramitlere benzeyen tapınak kulesidir.
Zigguratlar eski Mezopotamya’da Sümerlerde, Babillerde ve Asurlarda bir çeşit tapınaktır.

En eski ziggurat  M.Ö. 4000’lü yıllara aitti. En sonuncusu da M.Ö. 6. yüzyıldadır.

Bilinen 32 ziggurat vardır. Bunlardan 4’ü İran’da, gerisi Irak’tadır.

İçlerinden en büyüğü ise, Babil’den kalma Marduk Zigguratıdır. Diğer adıyla Etemenanki, Sümerce de “Cennet ve Dünya’nın kuruluşu” amlamına gelir. Hammurabi tarafından inşa edildiğine inanılır.

Bu yerlerde tanrıların bulunduğuna inanılırdı. Ziggurat’lar sayesinde tanrıların insanlara yakın olduğuna inanılırdı. Her şehrin kendi tanrısı mevcuttu.

Zigguratın içerisindeki odalara sadece rahipler girebilir ve onların sorumluluğu altında tanrıların gereksinimleri karşılanırdı.

Hammurabi’den bahsetmişken, onun adıyla anılan, tarihin en eski, en iyi korunmuş yasalarından kısaca bahsetmeden olmaz.

Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonları arasında Ur kralı Ur-Nammu’nun kanun kitabı (M.Ö. 2050),

Eşnunna kanun kitabı (M.Ö. 1930)  ve

İsin’li Lipit-İştar’ın kanun kitabı (M.Ö. 1870) yer alır.

Hammurabi yasaları, M.Ö. 1760 yılı civarında Mezopotamya’da Akat dilinde yazılmıştır. Babil kralı Hammurabi’nin (M.Ö. 1728-M.Ö. 1686) çeşitli meselelerde verdiği kararlar, Babil’in koruyucu tanrısı Marduk adına yapılan Esagila Tapınağı’na dikilen bir taş üzerine yazılmıştı.

Hammurabi, kendisine bu kanunları yazdıranın güneş tanrısı Şamaş’ın olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla kanunlar da tanrı sözü sayılıyordu.

BABİLİN ASMA BAHÇELERİ

İ.Ö. 4. yüzyıldan kalmadır.

“Pişirilmiş tuğlaları bir dal biçiminde şekillendirdim ve kraliyet mekanı olarak kendim için Babil‘ in surları arasında yükselterek büyük, basamaklı bir “kumu” yapısı inşa ettim”

Nabukadnezar/ Babil Kralı (Tablet’e yazılan çivi yazısı)

Homeros Odysseia Destanında

“Yüksek ağaçlar burada vardı, bereketli yeşillikler içinde, armut, nar ve elma ağaçları, dallarında muhteşem meyvelerle, şahane incirler, ayrıca göz alan bollukta zeytinler.

Hiçbir zaman bitmez ve bozulmaz burada meyveler, yaz kış, tüm yıl boyunca; hayır sürekli burada olgunlaştırır meyveleri.

Armut armut üstüne olgunlaşır, elma elma üstüne, incir incir üstüne, fakat asma da üzüm üstüne üzüm”

Diye anlatır Babil’in Asma Bahçelerinden.

YUNUS PEYGAMBER

“Yunus’a Rabbin şu sözü geldi: Kalk, Nineve’ye, o büyük şehre git… Ve Yunus kalktı ve Rabbin sözüne göre Nineve’ye gitti. Nineve çok büyük bir şehirdi; genişliği üç günlük yoldu. Ve Yunus şehre girmeğe başladı, bir günlük yol yaptı ve çağırıp dedi: Daha kırk gün var ve Nineve yıkılacak… Rab dedi… Nineve için, o büyük şehir için acımıyayım mı?”

Yunus Aleyhisselam, Musul yakınlarındaki Ninova ahalisine gönderilen peygamberdir. Otuz yaşına geldiğinde, Ninova ahalisine peygamber olarak gönderilir ve Putlara tapan Ninova halkını, senelerce Allahü teâlâya iman ve ibadet etmeye davet eder. Ancak, kavmi, ona iman etmediği gibi, birçok eza ve cefada bulunur ve Onunla alay eder.

Bunun üzerine Yunus Peygamber; “O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek azabı bekleyin! Bunun alâmeti önce benizleriniz sararacaktır!” der ve ilahi bir emir gelmeden oradan ayrılır. Özetleyecek olursak;

Yunus Aleyhisselam, kavminden ayrıldıktan sonra, Dicle nehri kenarındayken, yolcularla dolu olan bir gemiye biner. Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaştıktan bir müddet sonra durur ve bütün çabalara rağmen yerinden kımıldamaz. Yunus Aleyhisselam, bunun, kendisi hakkında ilâhî bir imtihan olduğunu kabul eder.

Yunus Aleyhisselam, yolcuları Allahü teâlâya iman eder. Fakat gemidekiler, uğursuzluk getirdiğine inanarak kendisini denize atarlar ve Yunus Aleyhisselamı bir balık yutar. O zaman cenab-ı Hak balığa emredip, onu yaralamamasını, kemiklerini kırmamasını bildirir.  Balık, bu hâl üzere Yunus Aleyhisselamı alıp, denizin derinliklerinde kaybolur. Yunus Aleyhisselam balığın karanlık vücudunda çok üzgün bir hâlde şöyle niyazda bulunur:

“Ya Rabbi! Ninova’ya dönmeye ve kavmimi imanlı bir şekilde görmeye ümidim sonsuzdur. Bütün bunlara rağmen, senin takdirin ne ise ona razıyım.” dedikten sonra “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.” duasına devam eder. Bu duası ve tesbihi, onun kurtuluşuna sebep olur. Balığın karnında üç, yedi veya kırk gün kaldıktan sonra kurtuluşa erer.

Yunus Aleyhisselam, balığın karnından Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü çıkar.

Yunus Aleyhisselam kavmine gitmek üzere yola çıkıp, Ninova şehri yakınlarına gelince, gördüğü bir çobana, kavminin durumunu sorar. Çoban da der ki:

“Peygamberleri olan Yunus Aleyhisselam onlara darılıp gittiğinden, kendi başlarına kaldılar. Cenab-ı Hak onlara azap gönderdi. Azap bulutları başları üzerinde üç gün üç gece durdu. Fakat onlar bin bir pişmanlıkla ağlaştılar. Yunus Aleyhisselamı aramalarına rağmen bir yerde bulamadılar. Neticede Allahü teâlâ onları bağışladı. Üzerlerinden azabı kaldırdı. Şimdi yolları gözetip, kendilerine emir ve yasakları öğretecek Yunus Aleyhisselamın gelmesini bekliyorlar.”


Ilk anda Yunus Aleyhisselamın geldiğine inanmayan Ninova halkı, ağacın ve koyunun dile gelip konuşması neticesinde inanırlar ve yanına giderler. Yunus Aleyhisselamı namaz kılarken bulurlar. Namazdan sonra onu hasretle kucaklayıp, özür dilerler.

KERBELA

Halife Ali, 661 yılında bir suikastte hayatını kaybetmesiyle iktidar düşmanı I. Muaviye’nin eline geçer. Muaviye, oğlu Yezid’in kendinden sonraki halife olarak kabul edilmesini daha hayatteyken garantiye almaya çalışır ve taraftarlarına Yezid’e bağlılık yemini ettirir.

Yezid başa geçince ilk iş olarak Medine valisine bir mektup yazarak Hüseyin bin Ali’ye değil, kendisine itaat etmesini, aksi takdirde bunu canıyla ödeyeceğini bildirir.

Bu arada Hüseyin Küfe’lilerden kendisine bağlılıklarını sunan mektuplar alıyordu. Halife olduğunu ilan ederse Hüseyin’i destekleyeceklerini söylüyorlardı. Hüseyin bu teklifleri ciddiye aldı ve Küfe’deki taraftarlarının gerçekte olduğundan çok daha fazla olduğunu zannetti. Yaklaşık 70 taraftarı ve ailesi ile Küfe’ye doğru yola çıktı.

Sayıca fazla olmayan Küfe’li taraftarları Yezid tarafından bastırıldı. Burada meydana gelen savaşta Hüseyin ve taraftarlarının hepsi öldürüldü ve ailesi esir alındı.

“ Ey Kufe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz.

Ben Peygamberin torunu değil miyim?

Benim katlim size helal olur mu?

Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz.

O, bizler için ‘Siz ehlibeytin seyitlerisiniz’ diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz?

Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim?

Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz?

Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız.

Mekke’de itikafa çekilmeme müsaade etmediniz.

Davet nameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız.

Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim.

Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz.

Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım?

İçinizden birisini mi öldürdüm?

Yoksa birinizin malını mı gasp ettim?

Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim.

Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır!

Şii ve Alevi Müslümanlığında bu olayın çok önemli yeri vardır.

Çok yüce şahsiyetlerdir ve halifelik makamının su götürmez sahibidirler.

Sünni müslümanlığında da en yüce Sahabelerden ve dört büyük halifeden birinin oğulları oldukları için çok yüce şahsiyetlerdir ve dini liderler olarak kabul edilirler.

Sünnilere göre de seçilmemiş ve zorla başa gelmiş bir halife tarafından katledilmişlerdir.

 

IRAK’I ÖZGÜRLEŞTİRMEK

Hani kült olmuş bir Japon hikayesi vardır. Adı 7 Samuray. Bu hikaye daha sonraları bazı filmlere de konu olmuştu.

Her neyse, hikayeye göre, köyün birinin başı eşkiyalarla derttedir. Her hasat mevsimi eşkiyalar köye gelir ve hasadın neredeyse tamamına yakınına el koyar, köylüler de yıl boyunca yiyecek ekmeğe muhtaç kalırlar. Bu durum köylülerin canına tak eder ve eşkiyalardan kurtulmak için 7 samuray ile anlaşır. Samuraylar köylünün beklentisine uygun olarak köyü eşkiyalardan kurtarırlar.

Kurtarırlar kurtarmasına da, gelen gideni aratır. Bu sefer de kendileri eşkıya kesilirler köylünün başına. Köylüler bu sefer de samuraylarla uğraşmak durumunda kalırlar.

Bu günlerde, Eski Osmanlı topraklarında kurulan ülkelerde, eş zamanlı hareketlenmeler başladı. Sanki, ardarda sıralanmış olan domino taşlarının ilki harekete geçmiş gibi, birbirlerinin takip ediyorlar. Bu güne kadar hep liderlerin ve/veya kurtarıcıların arkasına takılmaya alışmış olan toplumlar bu hareketlerinde de peşine takılacak kurtarıcı arıyorlar. Ne yazık ki bu ülkelerle gönül bağı hiç bulunmadığı halde özgürlük vadeden yabancı kahramanlara bel bağlayarak. Sonra da özgürlük mücadelesini kendilerinin verdiklerine inanıyorlar.

Halbuki bel bağladıkları kahramanlar Irak’a da özgürlük getirdiler.

Hem de alkışlarla, sevgi gösterileriyle karşıladılar özgürlüğü….

Ama ne özgürlük.

 

Ülke işgal edilmiş,

Milyonlarca insan;

ölmüş, yakınlarını, evlerini, huzurlarını kaybetmiş, kimsesiz.. çaresiz kalmış,

Irak sevgisini, değerlerini,

hatta ruhunu kaybetmiş..

İnsanlık bile ülkeyi terketmiş…

Olsun.. yine de özgürlük gelmiş….

 

Konuştuğumuz kişiler anlatıyor;

Özgürlük gelmeden önce, insanlar birbirlerini farklı etnik yapılarına ve inanışlarına göre ötekileştirmeden önce evlenmiş olan bir adam, özgürlük geldikten sonra sırf mezhep farkından dolayı kayın perderi tarafından infaz edilmiş,

Ne de olsa özgürlük gelmiş, demokrasi gelmiş, barış gelmiş,

 

Şehre tek başınıza inmeniz hayatınız için risk oluşturuyor,

Adam kaçırma olayları sıradan hale gelmiş,

Hem Irak Askeri araçlarının

Hem de yabancı askeri araçların

yanına fazla yaklaşmak intihar anlamına geliyor,

Ama yine de… özgürlük gelmiş, demokrasi gelmiş, barış gelmiş.

 

Bağdat ile hava alanı arasında sayısız kontrol noktası var,

Kontrolden geçmeden bir sonraki kontrol noktasına ulaşılamıyor,

Bağdat havaalanının etrafında güvenlik duvarları örülmüş,

Büyük güvenlik kapısından geçmek de o kadar kolay değil,

Birileri şanslarını deniyor..etrafına düşen havan toplarının ve roketlerin sesleriyle yankılanıyor duvarın içleri,

Günün her dakikası havada turlayan helikopterlerin sesleri bitmek bilmiyor,

Özgürlük gelmiş, demokrasi gelmiş,barış gelmiş.

 

Yabancı kahramanların öldürdükleri yetmiyor,

Feodallerin iktidar ve güç kavgası kendilerinden olmayanları hiçe sayıyor,

Ne zaman nerede patlayacağı belli olmayan bombalar, suçu sadece orada bulunmak olan canları alıyor,

Ölen Iraklı…öldüren Iraklı…

Özgürlük gelmiş, demokrasi gelmiş, barış gelmiş.

Bağdat’ta mahallelerin etrafı duvarlarla çevrili,

o mahallede yaşamayanlar izinsiz giremiyorlar.

Önemli değil…özgürlük gelmiş, demokrasi Gelmiş, barış gelmiş..

 

Ey Irak;

Sen değilmisin Medeniyetlerin beşiği,

Sen değilmisin Gılgamış’ın, Hammurabi’nin torunu,

Sen değilmisin Yunus Peygamber’e bin kere tövbe eden.

 

Hani nerede gökyüzüyle buluşan kulelerin,

Asma bahçelerin nerede,

Kil tabletlere kazınmış destanların…yasaların nerede,

Hoş görün nerede,

Ruhun nerede….

 

Ayağa kalk,

Barış için…

Sevgi için…hoş görü için,

Bin yıllık dostlarını tekrar kucaklamak için,

Özgürleştirilmekten kurtulmak için IRAK,

Özgürlüğün için…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s