HÜZÜNLÜ VE ÇILGIN KADIN


Geçtiğimiz günlerde görevimle bağlantılı olarak Beyrut’a gitmiştim. Beyrut  ta 16 Haziran 2010 – 27 Haziran 2010 tarihlerinde, beraberimdeki iki arkadaşım ile birlikte bulundum. İtiraf etmeliyim ki, Beyrut gördüğüm yerler arasında beni en etkileyen şehirlerden birisi oldu.

Beyrut’tan dönüşümde başlayan ve her gün daha fazla rahatsız eden karın ağrısının dönüşü izleyen Perşembe günü öğleden sonra iş yerindeyken dayanılmaz hale gelmesi ve arkası arkasına gelen kusmalar nedeniyle acilen ve ambulansla kaldırılmak durumunda kaldım. Korkmayın, rahatsızlığımın nedeni Beyrut’ta yediğim yemekler değilmiş. Bakırköy Acıbadem Hastanesinde yapılan tetkikler ve tahliller neticesinde apandisit problemi yaşadığım ve acilen operasyon yapılması gerektiği sonucuna varıldı. Operasyon yapıldı ve sorundan kurtuldum.

Şu anda, Diyarbakır’da otelimde bu yazıyı yazarken, bir yandan da bilgisayarda çalan şarkıyla  kendimden geçmiş durumdayım. (Guns and Roses yorumuyla “Knock Knock Knocking on Heavens Door) bu şarkıyı en iyi yorumlayanlar bu grup bence.

FARKLILIKLARIN VE ÇELİŞKİLERİN ŞEHRİ

Beyrut  görmeye değer bir şehir;

Şehir merkezini gezerken yan yana duran cami ile kilisenin derin bir hoş görünün fotoğrafı olduğunu görebiliyorsunuz,

Buna karşılık yaklaşık 100 – 200 metre kadar ötede, kendinizi Fransa’ nın bir şehrinde imiş gibi hissetmenizi sağlayan, trafiğe kapalı  bir sokakta bulunan kafelerden birinde keyifle yemek yerken,  aslında bu sokağın, çok değil 1980’ li yıllarda birbirine katlanamayan hristiyanların ve müslümanların arasına çekilmiş yeşil hat olduğunu duyduğunuzda, ya da sokağın iç savaş sırasında harap olmuş fotoğraflarına baktığınızda, istemeseniz de tarifsiz duygulara kapılabiliyorsunuz.

Bu şehir derin bir hoşgörünün mü, yoksa hoşgörüsüzlüğün – acımasızlığın – hüznün  – nefretin mi bir simgesi olduğu konusunda çelişkili duygular benliğinizi kaplar.

Osmanlının yönetiminde farklılıklar barış ve hoşgörü ortamında zenginlik olarak vücut bulurken, imparatorluğun çöküşüyle birlikte bu topraklara uzanan  emperyalist eller ne yazık ki,  tıpkı imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi  Lübnan’da da  barışı ve hoşgörüyü derinden yaralamış, ülkede zenginlik yaratan farklılıkların birbirlerine karşı şüpheyle ve endişeyle bakmasına neden olmuştur.

Beyrut’u tanıdıkça, hem farklılığın yarattığı zenginliğin hem de çelişkinin bir arada olduğunu da anlamaya başlıyorsunuz.

Hristiyan kesimi- Müslüman kesimi,

Şii bölgesi- Sünni bölgesi,

ve daha bir çok ayrımlar,

En son İsrail saldırısında şehrin bir bölümü bütün dünyanın vicdanlarında patlayan bombalarla yıkılırken, diğer bölümünde yaşayan insanların, sanki o bombalar hiç patlamıyormuş gibi sabahlara kadar eğlenebilmesi,

Bu şehrin ruhunun farklılıklarda ve çelişkilerde vücut bulduğunu   yansıtan örneklerin bir bölümüdür.

SABRE ŞATİLLA

“Birden

””bitti”” sesi duyuldu

çınladı ortalık

sevgisizlik kapladı geceyi

bir aşık yere düştü

kırmızılara boyandı sessizlik

karalar toplandı başına

sarı sayfalar örtüldü üzerine

ağlayan bir bebek vardı başında

adı aşktı

sokak ortasında kaldı

AdoniS”

16 Eylül 1982 günü akşam vakti, Falanjist milislerden biri kampları kuşatma altında tutan İsrail güçlerinin subaylarından birine sorar:  “yanımda 45 kişi var kamptakilere  ne yapacağım?.”

Siyonist subay: “Tanrının istediğini yap”.

Falanjist milis aynı soruyu ikinci kez sorar.

Subayın cevabı açık ve nettir: “Onlar hakkında ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun. Bir daha bu hususu bana sorma!.”

O gece sabaha kadar Birleşmiş Milletlerin himayesi altında bulunan kampın her köşesine, evlere giren falanjistler yaşlı – genç – çocuk demeden 1000’e yakın insanı katleder. Siyonistler tarafından yapılan bombardımanı da dahil edersek katledilen insan sayısı 3500’e yaklaşmaktadır.

Tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu katliam; insanlığın boğazında bir yumru gibi düğümlenerek, vicdanlarda  unutulamayacak izler, sağduyulu Lübnan halkının yüreklerine de tarifsiz acılar bırakmıştır. Şair Nizar KABBANİ’nin kelaminde vücut bulur duygular ve der ki;

“Ey Dünya Hanımefendisi, ey Beyrut

Yakut işlemeli bileziklerin nerede?

Sihirli yüzüğünü kim çaldı?

Saçının altın örgülerini kim kesti?

Kim yok etti yeşil gözlerinde uyuyan sevinci?

Yüzünü bıçakla yaralayan kim?

Harika dudaklarına ateşin suyunu döken?

Deniz suyunu kirleten, pembe

sahillere kin tohumları eken?

İşte geldik…

Özür diliyoruz…

İtiraf ediyoruz.

Sana ateş ettik kabileci bir ruhla.

Bir kadını öldürdük.

Adı özgürlüktü…”

Beyrut’taki günlerimizin birinde bize gönüllü mihmandarlık yapan sevgili bir dostumuzun, gazeteci olmasının özelliklerinden de yararlanma fırsatımız oldu. Biraz da olsa bu şehri  bir savaş muhabirinin gözleri ve duygularıyla da görme şansına eriştik.

Mihmandarımız bize, uzun zamandır var olan filistin mülteci kampını ve Sabre Şatilla’yı yakından görmek isteyip istemeyeceğimizi sordu. Biz de bu soruya olumlu yanıt verdik.

Bu arada unutmadan, Beyrut’un en iyi meyve suyu yapan yerinin Sabre Şatilla’da olduğunu da ifade etmek isterim. Eğer yolunuz Beyrut’a düşerse, oraya gitmenin bir yolunu bulup, meyve suyundan ve meyve salatasından tatmanızı ısrarla tavsiye ederim. Pişman olmayacaksınız.

Mülteci konumundaki filistinlilere çok uzun yıllardır burada yaşamalarına rağmen vatandaşlık hakkı verilmediğinden, eğitim imkanlarının ve Lübnan vatandaşlarının sahip olduğu haklardan yararlanamadıklarını öğrendik. Bu gerçekten, insanlık açısından üzücü bir durum. Hele de, orada yaşayan insanların gidebilecekleri başka bir yer yoksa.  Bu bölüm şehrin en yoksul kesimini oluşturuyor.

Sabre Şatilla’ya girdiğimizde, Beyrut’un bildiğimiz görünümünden uzaklaşıverdik. Karşımıza çıkan manzarayı; daracık ve neredeyse her santimetresi insanla dolu – işlek ve canlı  sokaklar,  her halinden eski ve bakımsız oldukları anlaşılabilen – balkonları içerisi görünmeyecek  şekilde (kimisi pijamaya benzeyen) perdelerle kapalı – birbirine çok yakın ve yüksek apartmanlar oluşturuyordu. Fotoğraf çektiğimizi gören insanlardan bazıları sözlü olarak tepki gösteriyor ve uyarıyordu.

Tıpkı bir zaman tüneline girmiş gibiydik, geçmiş zamanda yaşananların konuşulması, yüreğimizde derin yaralar açılması için yeterli oldu. Her ne kadar hayat hiç bir şey yaşanmamış gibi devam ediyor olsa da.

ELVEDA ÖN YARGILARIM

Osmanlının son dönemlerinde İngilizlerin doğu akdeniz kıyılarından Osmanlı birliklerine yaptığı hareketin başlangıç noktası olması nedeniyle Lübnan ve Lübnan toplumuna karşı bilinç altından gelen  bir ön yargı içerisindeydim.

Bununla birlikte, 90’ lı yılların ortalarında Şam’a yaptığım seyahatte  gerek Suriye’de ve gerekse de Lübnan’da halen Osmanlı ruhuyla yaşayan insanları olduğunu öğrendiğimde, bu ön yargımın anlamsız olduğuna karar verdim. bu duygularım 2010 yılının Şubat ayında yaptığım 2. Şam ziyaretinde daha da perçinlendi. Ayrıca, Suriye ve Lübnanın Osmanlı eserlerinin en iyi korunduğu ülkeler arasında olduğunu da ilave etmekte yarar var.

Şehir merkezinin dışında görülmesi gereken epey bir yer var. Şehrin kuzeyinde dağlık bölgede bulunan sarkıt ve dikitleriyle sizi büyüleyecek olan mağarayı, teleferik ve Hazreti Meryem heykelini, BIBLOS’u (Fenikelilerden kalma bir şehir, İncil ve Biblos’un ortak geçmişleri var), Şehrin güneyinde Dürzi’lerin yaşadığı dağlık bölgede bulunan Osmanlıdan kalma valilik sarayı ve nicelerini görülmeye değer  yerler arasında bir çırpıda sayabilirim.

Bu arada  Dürzi bölgesinden bahsederken bu bölgede tanıştığımız  “MIMI’den bahsetmeden geçemeyeceğim. MIMI Osmanlı döneminden hemen sonra doğmuş, İsviçre ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde uzun süre bulunmuş, iyi eğitimli, sanatçı ruhlu, zarif bir bayan, Dürzi lideri Valid CANBOLAD’ın da teyzesi.

Bahçesine girdiğimizde bizi Kahya karşıladı, çardak altında bize ikram edilen kahveyi yudumlarken, bahçede kafesler içerisinde yapay kuşların bulunduğunu görünce kendimi tutamayıp kafestekilerin neden gerçek kuş olmadıklarını sordum. Kahya, ilk zamanlar gerçek kuşları tercih ettiklerini, ancak, kuşların yumurtlamasıyla birlikte ormandaki yılanların bahçeye dadandıklarını, bu nedenle artık kuş beslemediklerini, yerine yapay kuşları koyduklarını anlattı. Evin iki tane de kar beyazı kedisi vardı, balkona oturmuş meraklı gözlerle bizi izliyor, fakat utangaç yapıya sahip oldukları için yanımıza gelmiyorlardı.

Bahçenin konumu ve manzarası da çok iyiydi, dağın yamacında bulunan bahçenin hemen bitiminden itibaren ormanlık alan vardı. ayağa kalkıp baktığınızda çok uzaklarda bulunan Akdenizi bile görmek mümkün oluyordu.

Biz sohbetimizi sürdürürken, MIMI’de yanımıza gelmek için hazırlıklarını yapmıştı. Yanımıza gelip, sohbete başlamasıyla birlikte bizi aldı geçmişe, hatta Osmanlı dönemine götürdü, evini gezdirirken bir yandan da bizi zaman yolculuğuna çıkarıyordu.

Evdeki eşyaların hepsi eski ve değerliydi, her birinin ayrı ayrı anısının olduğunu anlamıştık. Ev tam bir müze gibiydi sanki, evin hemen ger köşesinde ve duvarlarda bulunan resimler, etkili ve önemli bir aileye sahip olduğunu gösteriyordu,

Duvardaki resimler arasında Osmanlı döneminde önemli görevler yaptıkları belli olan aile bireyleri de vardı.

Resimlerden birinin MIMI’nin kocası olduğunu, avcılık yapmayı çok sevdiğini, iç savaş sırasında kaybolduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını öğrendik.

Siyah beyaz resimlerden  bir diğerinde de, son derece güzel, bakımlı, alımlı ve  iyi giyimli bir genç vardı, öğrendik ki fotoğraftaki kişi MIMI’nin gençlik döneminde İsviçre’de yaşarken çekilmiş fotoğrafıymış.

Gördüklerimiz arasında çok sayıda yağlı boya tablo da vardı. Bizi büyüleyen bu tabloların MIMI tarafından yapılmış olduğunu öğrenmemiz, bizim kendisine olan hayranlığımızı bir kat daha artırdı.

Sohbetinde, televizyonda Fransız kanallarını seyretmeyi tercih ettiğini, Lübnan televizyonlarının hep politika ve yalan yanlış proğramlarla dolu olduğu için izlemeyi tercih etmediğini, huzurunu bozmak istemediğini söylemişti.Bu arada, bakımlı olmadığı gerekçesiyle fotoğraf çektirmek istememişti.

Öğle yemeğini Osmanlıdan kalma Valilik Sarayının restaurant bölümünde yerken, bir yandan eski Türk Sanat Müziği ezgilerinin Lübnan versiyonunu dinliyor, bir yandan da Kahya’nın ilginç bir yöntemle her birimiz için baktığı fal’ı dinliyorduk. Yemek bittikten sonra veda vakti gelmişti. Ancak, MIMI hem hafızamıza ve hem de kalbimize iyice yerleşmişti.

LÜBNAN’IN BREZİLYALILARI

Bazı akşamları, iş çıkışından sonra otelde yaklaşık 1 saat dinlendikten sonra, otelin lobisinde buluşup dışarı çıkıyorduk. Hemen her seferinde aynı rotayı izliyor, Otelden çıktıktan sonra, yolun karşısına geçiyor, sahilde bulunan gece kulübüne benzer eğlence mekanlarının önünden geçip  aynı mekana gidip bir yandan yemeğimizi yiyor, nargilemizi tüttürüp denizin deli dalgalarının eşliğinde büyük ekrandan dünya kupası maçlarını izliyorduk.

Beyrut’luların futbola bu denli düşkün olduklarını bilmiyordum. İnanılır gibi değil, ama maç saatlerinde hayat adeta duruyor, herkes televizyon başında nefeslerini tutup maç seyrediyor, kim atarsa atsın gol olduğunda ortalık “gooooolll.. “ sesleriyle inliyordu. bununla birlikte, hemen herkesin fanatiği olduğu takım ise Brezilya milli takımıydı. Nedeninin, Brezilya’da 8 milyon ila 10 milyon arasında Lübnan’lının yaşaması olduğunu da öğrenmiştik.

Bunu bilen cafe ve restaurantlar da fırsatı iyi değerlendirip, masa örtülerinden nargilelere kadar Brezilya bayraklarıyla süslüyorlarda. Her maç bittiğinde de herkes tuttuğu takımın bayrağını ve tişörtlerini kaptığı gibi arabalarına ya da motosikletlerine binip caddelere çıkıyorla, bir taraftan avazları çıktığı gibi tezahurat yaparken, diğer taraftan da kornaların sesleriyle şehrin caddelerini şenlendiriyorlardı. Bu arada o grubun arasına maç yapan takımların bayraklarının yanı sıra başka ülkelerin bayrakları, hatta Türkiye Cumhuriyetinin bayrakları da karışıyordu.

Nargilemizin kömürünü tazeleyen kendisi de Arap olan Suriyeli garson Yahya, maç seyredip tezahurat yapanları gösterip, “Bu Araplar adam olmaz ağabey” deyip, muzipçe gülümsüyordu……….

LA BEYRUT

Beyrutta Monreo Otelinin 906 numaralı odasında kaldım. Odam Hariri’ nin suikaste kurban gittiği meydana (meydana bir anıt yapılmış) ve akdenizin sonsuz maviliğine bakıyordu. Dışarıdan müzik sesleri geliyor. Aralarından Lübnanın efsanevi şarkıcısı Feyruz’un sesini diğerlerinden ayırabiliyorum. Rodrigo’nun gitar konçertosu üzerine aranje ettiği bir şarkı.

“La Beyrut” adlı şarkısında Feyruz’un sözleri meydandaki anıtta ve akdenizin maviliklerinde yankılanıyor;

“Selam sana yüreğimin derinliklerinden ey Beyrut!

Kabul edin bu selamımı, ey denizler, evler
ve eski denizlerin yeni yüzü çöller…

O ki benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur,
ekmeğim, içkim, yaseminim…

Ateşin ve dumanın tadı  nasıl oldu?

Beyrut! seni terk eden delidir.

Ey Beyrut!

El üstünde tutulacak şehirsin sen ey Beyrut!

Kapısını kapattı Beyrut;
Kendisini sabah akşam el üstünde tutacak
ve güzel  günlere taşıyacak insanlara,

Sonra bir başına kaldı sabah akşam
ve gecelerde…

Benimsin sen ey Beyrut!
Benimsin
Halkımın kanayan yarası,
Analarımın akan  gözyaşısın.
Benimsin sen ey Beyrut!

Benimsin…”

 

Geçmiş Zaman Yolcusu

Diyarbakır (Dedeman Oteli,Oda No:201)

25.10.2010 Saat: 21:35

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s