BİR DOĞUM GÜNÜ ANISI VE ERZİN


DOĞUM GÜNÜ

Henüz delikanlılık çağındayım, günlerden Temmuzun 16′sı, yıl ya 1979, ya da 1980

Anneannemlerin portakal bahçesini suluyoruz Emmimoğlu Metin ile birlikte,

Koskoca geceyi devirmiş, sabah güneşinin doğmasına az zaman kalmış,

Her taraf zifiri karanlık ve bir o kadar da sessiz, cırcır böcekleri bile derin uykuya dalmış,

Elimi çapaya dayamış, gemici fenerinin aydınlattığı portakal ağacının gövdesini seyrediyorum.

Oldum olası ilginç geçmiştir doğum günlerim,

Bazısını başkaları hatırlatmıştır ya,

Bir çoğunda da doğum günüm geçip giderken birden anımsayıvermiştim.

AĞUSTOS BÖCEĞİ

O gün de geçip giderken hatırlayıverdiğim doğum günlerimden birini yaşıyorum,

Topraktan çıkan ağustos böceği ağır adımlarla  ağacın gövdesine tırmanıyor,

Henüz gövdesini kaplayan kabuğu çatlamasa da güçlü ayakları ağacın gövdesini sıkıca kavrıyor,

Sihirli bir dünyada gibiyim, yeni bir hayatın doğum mucizesine tanıklık ediyorum,

Önce dış kabuk çatlıyor, sonra başı, sonra da gövdesi çıkıyor dışarıya sonsuz bir yavaşlıkla,

Sonunda da kabuktan kurtulup, sabaha kadar bekliyor ıslak ve buruşuk kanatlarının kuruması için,

Güneş doğmak üzere, merhaba yeni hayata, merhaba doğan güneşe.

ERZİN’İN BAHARI

Erzin’in yazları da baharları da bir başka olur oldum olası,

Mart ile birlikte erik , kayısı , vişne, kiraz, kızılcık, şeftali ağaçları patlatır tomurcuklarını,

Baharı beyaza, pembeye boyar mis kokularıyla, kır laleleri, papatyalar yarışır ağaçlarla,

Nisan ayında ise, kolonya esansına düşmüş gibi hissedersiniz kendinizi portakal ağaçlarının bembeyaz çiçekleriyle,

Rengarenk kelebekler, arılar şaşkına dönerler konacak çiçeklerden hangisini seçeceğine karar verirken.

İşte bütün çocukluğum ve delikanlılığım bu topraklarda geçti.

Evimizin yakınında bir mezarlık var, belki bir çokları mezarlıktan korkar,

Ama biz korkmayız mezarlıktan,

Uçurtmalarımızı bu mezarlıkta uçururuz,

Bahar ve yaz aylarında Akrep ve Böğ dediğimiz bir tür örümcek yakalarız,

Bu işte de ustayız, biliriz akrep deliğinin yassı ve eğimli olduğunu, böğ deliğinin ise yuvarlak ve dik,

Elimizde ucuna bal mumu sıvadığımız bir kırnap ip varsa gerisi kolay, sokarız deliğe ipi ve hafifçe çekiştiririz,

Akrep ya da örümcek sıkıca tutunu verir  bal mumuna, sonrada çekersin olur biter.

Mezarlıkta geçirdiğimiz saatler sırasında sık sık yanında oynadığımız bir mezar var, bir tür yatır, Abdino adında birine ait,

Mezarın hemen yanında Dedem Osman ALTAY’ın, Amcalarımın mezarları var, bir de kral ağacı diye bildiğimiz akasya,

Abdino’nun kim olduğunu bilmiyorduk ya,

Şifa bulmak için gelenlerin çocuklar bulsun diye mezarın üzerindeki taşların altına sakladıkları bozuk paralar ya da şekerler bize yetiyor.

ÇUKUROVA’NIN BÜYÜSÜ

Kimler yaşamadı ki bu toprakların büyüsünü…

Medeniyetler geldi geçti buralardan,

Hititliler, Romalılar, Bizanslılar yaşadı buralarda,

İsos ovasında cenk etti Büyük İskender ve Darius,

Bu savaşta yenilen Dariusun tacı düştü bu topraklara, o gün bu gündür herkes ara durur,

Sonra, Sökmenliler sökün etti Aral gölü civarından,

Önce Ahlatlı devletini kurdular Van ve havalisine,

Geldikleri yerdeki Erzin şehrinin adını nakışladılar, Erzuruma, Erzincana,

Sonra Selçuklulara katıldılar, dağıldılar koca Anadoluya, bir kısmı da Erzin’e.

Annem de aynı boylardan gelir….

Akkoyunlular çıkıp geldiler Horasandan Otlukbeli de Osmanlıya kaybedince, bir kısmı da Erzin’e

Neler yaşanmadı ki Erzin havalisinde ve Çukurova topraklarında,

Gün geldi, İskan edeceksin şu Çukurovaya dedi Osmanlı Türkmene,

Tekmil Türkmen karşı çıktı Osmanlıya ya, ezildi Osmanlı karşısında birdaha doğrultamadı belini,

Bir bölümü savaşta, bir bölümü sıtmadan öldü, geri kalanların birçoğu iskan tuttu Çukurovayı,

Bir bölümü de tekrar kavuştu yarpuz kokan derelerine, Binboğalara, Aladağlara,

Gün geldi, Dağdaki yörük için otlak kalmadı Çukurovada, düşman oldu dağdaki kardeş ile ovadaki kardeş,

Çaresiz iskan etmek istedi ama çok sancılar yaşandı, çünkü yer kalmamıştı.

Neler yaşanmadı ki Çukurovada….

SAVAŞ YILLARI

Büyük trajedi yaşayan ve topraklarını bırakıp gelen Balkan Türkleri yerleşti Çukurovaya ve Erzin’e,

Hepsi de sarı saçlı, mavi gözlü, yeşil gözlü,

Bir tanesi de Dedem Osman ALTAY, ilk hanımı ve çocuklarıydı.

Sonra Çanakkale, Yemen, Arabistan, Suriye,Irak,Sarıkamış savaşları yaşandı,

Giden gelmedi, Anneler; evlatsız, kocasız

Evlatlar; babasız, ağabeysiz, kardeşsiz,

Gelinlik kızlar; sözlüsüz nişanlısız,sevgilisiz kaldı.

Güneye indi Sarıkamıştan bozguna uğrayan savaş artıkları,

Moralsiz, yıkık, ümitsiz, kimsesiz,

Köylere kasabalara girdiler yağmaladılar, öldürdüler, öldürüldüler açlıktan, yokluktan.

Ermeni isyanları başladı, trajediler yaşandı,

Bir de Rus Askerleri geldi diğerleri yetmiyormuş gibi,

Çok korkular, acılar yaşandı.

Köyler kasabalar boşaldı, Harran’a yolaldılar yağmacılardan kaçmak için ya,

Kimi zaman da kendiler yağmacı oldular açlıktan sefaletten,

Komşu komşuya, kardeş kardeşe, arkadaş arkadaşa kıydı o günlerde,

Geriye kalan ise Kimsesiz çocuklar, kimsesiz anneler, babalar, yersiz yurtsuz insanlar,

Kırmızıya boyandı ovalar,dağlar,nehirler,köyler,kasabalar,

Bayram etti alıcı kuşlar, kartallar, akbabalar, kurtlar,çakallar, sahipsiz köpek sürüleri,

Çare yoktu,  göçetti kalanların bir kısmı Çukurova’ya, hem de bir daha geriye dönmemecesine…

Hepsi bu kadar mı….

KAÇ KAÇ GÜNLERİ

14 Nisan 1909 senesinde Ermeni isyanları başladı tüm Çukurovada,

Askerden aradığını bulamayınca silah kuşandı halk,

Kendi başının çaresine bakmalı, canını kurtarmalıydı,

16-19 ve 25 nisan günlerinde 4 gün 4 gece Tüm Çukurova ateş yerine döndü,

Binlerce can gitti her iki taraftan, feryatlar arasında.

Doğmadı bir daha her sabah doğan güneş giden canlar için,

Açmadı bir daha, her bahar açan papatyalar,gelincikler,

Erik-kayısı-kızılcık-şeftali-portakal çiçekleri,

Bir daha tanık olamadılar büyüsüne,

Her 16 Temmuzda doğan Ağustos böceklerinin,

Ak kefenleriyle bir beyaz güvercin olup kanat açtılar Zühal yıldızına.

Bu da yetmedi…

Bu sefer de; önce İngilizler ve daha sonra da Fransızlar işgal etti Çukurovayı,

Fransız Lejyonunun içinde Ermeniler de vardı,

“Kaç Kaç” günleri yaşandı önce…

Anneannem Sıdıka henüz 6 veya 7 yaşındaydı o yıllarda,

Babası İsmail onu atın sırtına yüzü koyu yatırmış ve üzerini bütünüyle örtecek şekilde bohça gibi sarmıştı bez bir kuşakla,

Öyle kaçtılar Başlamış köyüne,

Yoldayken Sıdıka atın sırtından aşağıya kaymış ve atın karnının altında bez kuşağın içinde kalmıştı yol boyunca…

Toplandılar Erzinin ileri gelenleri, Fransızları     Erzin’e    sokmamak     için,

“Terk edilmemeli Erzin” dedi Bulgaristan     göçmenlerinden      Osman  Hoca (Dedem Osman ALTAY) ,

Çağrıldı tekrar köylere çekilen Erzinliler, mücadele başladı;

Hüseyin Mahmutmutluoğlu’nun  (Dedem ),

Hacı Mehmet ağaoğlu Ali efendinin(Karakurum),

Hatip Ali Efendi’nin,

Salih Efendi’nin(Vural),

Şahinoğlu     Mehmet’in,

Ahmet Efendi’nin (Sökmen),

İbrahim Efendi’nin (Bölükbaşı),

Çapar Ali’nin (Özer)    ve

Kirtık Hüseyin’in   (Barutçu) önderliğinde,

Fransızlar  sokulmadı Erzin’e….

MÜFTÜ’ YE AĞIT

Çukurovaya yüzlerce yıldır göç eden Türkmenler, Kürtler, Araplar,Muhacirler ve diğerleri,

Binlerce yıllık geleneklerini, türkülerini, destanlarını ve ağıtlarını da getirmişlerdir beraberlerinde,

Geldikten sonra yaşananlar içinde yakılmıştır ağıtlar, türküler.

Dadaloğulları, Karacaoğlanlar çıktı bağrından,

Ala Geyik hikayeleri doğdu Gökdere Erzin’den,

Çanakkale için yakılmıştır yeni ağıtlar, Yemen, Sarıkamış, Ermeni İsyanları, Fransız işgali için,

Kore’den dönemeyen kardeşler,babalar,kocalar,sevgililer için de…..

Erzinde oynadığımız mezarlıktaki yatırda yatan Abdino  için iki ayrı rivayet vardır;

Bir rivayete göre 1909 olayları nedeniyle Osmanlı tarafından idam edilen 16 Türk’den bir tanesidir.Kendisi Palu’ludur.

Asılanlardan bir diğeri de Bahçe Müftüsüdür.

Bir ağıt yakmıştı Annesi  onun için.

 

“Karası yağlık karası

Karıştı Erzin arası

En büyüğü Müftü Efendi

Boğazı kendir yarası”

 

“Müftü’mü çektiler dara

Yusuf’uma geldi sıra

Biz Müftü’yü vermek diye

Hapisler düştü telaşa”

 

“Müftü oğlum şahriyat vali

Yusuf’um da daha deli

Gelin helallaşak kuzum

Elinizi verin beri”

 

“Kara sakal pırıl pırıl

Kur’an okur gürül gürül

Ankara’da ders hocası

Müftü’mü asana darıl”

 

“Müftü’mün sakalı kara

Yusuf’umu çekmen dara

Kefenleri boğazında

Asılmışlar sıra sıra”

 

“Kalmadı Osmanlı fendi

Asılan da Müftü’m belli

Aşiretten ünün almış

Azizli Mehmet Efendi”

 

“Adana’dan vali biner

Gelir de odama iner

Vallahi yalan değilim

Dört yanımda kandil yanar”

 

“Avradının adı Melek

Kucağında akça bebek

Adana’ya inmiş gelmiş

Başı kabak yalın ayak”

 

“Saat asılı döşünde

Yeşil sarığı başında

İkisini birden asman

Yazık olur genç yaşında”

 

“Saat sekizde bastılar

Candan umudu kestiler

Kadasını aldıklarım

Cebel müftüsün astılar”

 

“Müftü Bey’im Müftü Bey’im

Kefenini ben örteyim

Varınca haber alırlar

Gelenlere ben ne deyim”

 

“Atını çekin pazara

Müftü’m dayanmaz nazara

Kadanız allım aşiret

İkisini kon mezara”

 

“Altında atı hışılar

Döşünde içlik ışılar

Eli yanına dökülsün

Seni öldüren yahşılar”

 

“Düşümde gördüm düşümde

Yeşil sarığı başında

Padişahtan emir geldi

Yazılı ferman döşünde”

 

“Nesini deyim nesini

Ya kimler almış fesini

Müftü oğlumu asarkennek

Melekler duşmuş sesini”

 

“Hiç durman atını satın

Koyunu kuzuya katın

Koca Erzin’i yol ederken

Yoruldun mu Sultan Hatun”

 

“Birin koyam birin gezem

Evimi odamı bozam

Bir elimde iki efe

Ben de kapı kapı gezem”

 

“Müftü oğlum odada oturur

Çocukları avutarak

Yusuf oğlum kahve döver

Serçe pürçük dağıtarak”

 

“Ak konaklar karşı karşı

İçi bezirganlı çarşı

Karşı gelmedi mi kuzum

Yedirdiğim pirinç aşı”

 

“Adım adım ark eyledim

Büyük evi terk eyledim

Soysuz imiş elin kızı

Ben de yeni fark eyledim”

 

“Kollarım kürekten bağlı

Ününü  almış Gavurdağlı

Ferman elinde oğlumun

Okunmaz karalı aklı”

 

“Köpüklü atın bağlıyam

Evlatsız gönlüm eğliyem

Gel oğlum yanıma otur

Uğrun uğrun çok ağlıyam”

 

“Müftü oğlum emir donlu

Yusuf’umun gözü kanlı

Size diyom emmileri

Osmanlılar iki dinli”

 

“Gelinin adı Döndü

Bir biz değil alem yandı

Asıyorlar Yusuf’umu

Kefiye başına indi”

 

“Dar ağacı yapılıyor

O da tahtanın eninden

Bir günceğiz gördük idi

O da Hamid’in gününden”

 

“Biri Yusuf biri Müftü

Böyle Osmanlı’nın ahdı

Yusuf’umu öldürenin

Yıkılsın sarayı tahtı”

 

“Gümüş fincan gümüş tabak

Odasında dövülür dibek

Kızlar Adana’ya gitmiş

Hepisinin başı kabak”

 

“Padişahtan geldi ferman

Dizimde kalmadı derman

Hasta olmuş Müftü  Efendi

Sekiz isbat sana kurban”

 

“Biri Yusuf biri Ali

Veyli çiftelerim veyli

Menciliste laf veriyor

Sanırım esnekli tülü”

 

“Adana’nın valisini

Bağlasınlar derisini

Varın söylen Bahçeli’ye

Kaldırsınlar ölüsünü”

 

“Adana’dan gelen beyler

Yusuf’umu çekmen dara

Ben (de) Hakk’a niyaz ettim

Allah sizi yaksın nara”

 

“Evimizin önü asma

Asmanın dalına basma

Gavur muydun gavur düşman

Birin astın birin asma”

 

“Müftü oğlum okur yazar

Yusuf oğlum deli gezer

Erzinliler kabir kazar

Yazık oldu ikisine”

 

“Karşıdaki koca çınar

Çınar dalların döküle

Dil verip de söylesene

Çınar bellerin büküle”

 

“Fendi deli gönül fendi

Ciğerimin başı yandı

Bilmem bunlara n’etmişsin

Bahçeli Müftü Efendi”

 

“Müftü aya Yusuf güle

Verin kefenini giye

Hanesine haber olmuş

Varınca ben neler diyem”

 

“Dut ağacın budamışlar

Yenisinden bitsin diye

Dördünü birden asmışlar

Ocakları batsın diye”

 

“Yusuf’un giydiği çizme

Güzellik Yusuf’u yakar

Hükümete varıncağız

Kaymakam ayağa kalkar”

 

(Bu ağıt,Göksun, 1929 doğumlu, Sarıhoca aşiretinden

ev kadını Şerife Erdem’den derlenmiş ve Profesör Dr. İsmail Görkem tarafından yayınlanmıştır.)

 

DÜNYA DÖNMEYE DEVAM EDİYOR

Bu gün kalmadı o eski ağıtlar, bir çağ daha bitti,

Dünya dönmeye devam ediyor,

Güneş her gün doğup her gün batmaya devam ediyor,

Bu baharda da açtı çiçekler,

Bu baharda da şaşkına döndü hangi çiçeğe konacağına karar vermeye çalışan rengarenk kelebekler, arılar,

Çocuklar yine uçurtma uçuruyor, akrep örümcek yakalıyorlar,

16 Temmuz gecesi yine topraktan çıkacak Ağustos böceği ve merhaba diyecek yeni hayata,

Beyaz güvercinler kanat açarken Zühal yıldızına.

İsmail Rüştü ALTAY / Geçmiş Zaman Yolcusu

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

13.05.2009

ORADAKİ KİM


Sessiz,

Sonsuz bir hiçliğin içinde, sanki birşeyler arıyordu.

Birden, bir fısıltı esti kulaklarında,

Sessizliğin sesi duyuldu bütün benliğinde;

 

 

Hey sen!…

 

Kim seslendi ?

 

Ben!…

 

Bana mı seslendin?

 

 

Sana seslendim,adın ne,ne arıyorsun?

 

Bir çocuk arıyorum,

Dört yaşındayken babasını kaybetmiş,

Çok üzgün, ama kimseye belli etmiyor,

Kimse de farkında değil ya,

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Babasını kaybettikten sonra, babasının sorumluluğunu ağabeyi almış,

Bu sorumluluk çok ağır geliyor,

Aradığım çocuğa zalim davranıyor,

Çocuk kırgın, üzgün.

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Yağmurda ıslanmış,

Islanmaktan vücudunda yaralar çıkmış,

Hasta,

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Bir çocuk arıyorum, delikanlı olmuş,

Kendisini hiç kimsenin anlamadığına inanıyor,

Başını alıp çekip gitmek istiyor, gidiyor,

Başka başka yerlerde yeni bir hayata başlıyor,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Delikanlı olmuş, aşık olmuş,kavuşamamış,

Aşkını kalbinden yıllarca atamamış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir delikanlı arıyorum,

Genç olmuş,öğrenmeyi çok seviyor,

Çok okuyormuş,

Okudukça merakı artmış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum,

Bedensizlerle konuşabiliyor,

Geleceğe bakabiliyor,

Çaresiz hastalara aydınlık eliyle dokunuyor,

Farklı bir dünyanın insanı olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir Genç arıyorum,

İllizyonistlik yapıyor,

Sahnelerin sihirli dünyasına dalmış,

Alkışlara aşık olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum,Türk sanat müziğini çok seviyor,

Zeki Müren, Müzeyyen Senar ve diğerlerini çok dinler,

Kendi kendine de mırıldanır,

Erol SAYAN ile de arkadaşlıkları olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne,ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum, iflas etmiş,

Sahne ışıkları artık hiç yanmamış,

Alkışlar anılarda kalmış,

Yıkılmış, çok üzgün,

Evine geri dönmüş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir genç arıyorum,

Hiç kimsenin kendini anlamadığını düşünüyormuş,

Sadece okumuş, görmüş insanlar kendisini anlayabiliyormuş,

Üzgün, kimsesiz,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir genç arıyorum,

Koca olmuş, baba olmuş, çocuklarına arkadaş olmuş,

Her ay maaşını komşu ilçeden alıyormuş,

Eve döndüğünde mutluymuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir baba arıyorum,

İstemiş ki çocukları kendisini anlasın, paylaşabilsin,

Çocuklarının da kendisini anlamadığını düşünür olmuş,

Kırılmış, belli etmemiş,

Ama yine de çocuklarını görünce çok mutlu oluyormuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

Dedim ya bir baba arıyorum,

 

Büyük kızı çaresiz bir derde düşmüş,

Umutlar tükenmiş, kendisini kızına adamış,

Yüreğindeki ve ruhundaki derin yaraları kimse görememiş,

Üzgünmüş,

 

 

Hey sen,

Adın ne,ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir baba arıyorum,

Kardeşleri ve bazı yeğenleri onu çok üzmüş,

Onlara komşu olmak istememiş başka bir eve taşınmış,

Yüreğinde bir yara daha açılmış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir baba arıyorum, dede olmuş,

Dört torunu olmuş, ikisi erkek ve ikisi kız,

Çok mutlu, ama çok hastaymış,

Mutluluğunu fazla belli edememiş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Kaç defa söylemem gerekiyor, bir çocuk arıyorum,

Artık dede olmuş,ama çok hastaymış,

Eskiden bedensizlerle konuşurmuş,

72 yaşında bedensizler arasına karışmış,

En küçük torununu görememiş,

 

 

Tamam da adın ne…

Kadir.

 

 

Ya senin adın ne ne arıyorsun,

Hem seni göremiyorum neredesin?

 

Yüce dağlarda bir su damlasıyım,

Denizime kavuşmaktır bütün arzum,

 

 

Söylemedin hala; adın nedir,nerdesin,ne arıyorsun?

 

Anlamadınmı?

Aradığın o küçük çocuk benim,

Nicedir bulmaya çalıştığınım,senim,  özünüm,

Biliyormusun, ben de seni arar dururum.

 

 

 

Orada,uzaklarda duran kim, bir şeyleri arıyor sanki?

 

 

O bir oğul, Babasını arıyormuş,

 

 

Babasına söylemek istediği şeyler varmış;

 

 

Babası maaşını almaya bisikletiyle gidiyormuş komşu ilçeye,

Bazen kendisini de götürüyormuş,

Eve götürmek için lahmacun almışlar birkeresinde

Dönerken yol kenarında durmuşlar.

Bir tarla kenarında oturmuşlar,

Konuşmuşlar,

Kendi paylarına düşeni yemişler baba-oğul.

Bunu hiç unutmamış,

 

 

Babasının kendisi için yaptığı uçurtmaları da unutmamış,

Sapanları da, diğerlerini de,

 

 

Hiç söyleyememiş, ama, babasını çok seviyormuş,

Bir de; bilmesini istemiş, babasını anlamaya başladığını,

 

31.05.2009 03:05  İSTANBUL


Gönderen gecmis zaman yolcusu zaman: 03:14

ALTIN YAŞ


Geçenlerde 16 Temmuzu yaşadık hepimiz,

Bir çoğumuz için anlamı olmayan sıradan bir gündür muhtemelen,

Ben ise tam 46 yaz önce o gün doğdum.

Dile kolay, tam;

46 Yıl,

184 Mevsim,

552  Ay,

2392 Hafta ve

16790 Gün.

 

Bize neredeyse sonsuzluk gibi gelen bu süreler, hatta 100 yıllık bir ömür bile,

Dünya için ve evren için sadece bir “an’dan” ibarettir.

Tıpkı bir bakterinin hayatının bize ifade ettiği gibi.

yanıp sönüveren bir ışık gibiyiz hepimiz.

 

Olsun.!

Yaşadığım ömür benim için çok önemli bir süre,

Bazı az gelişmiş ülkelerde insanın ortalama ömrü bu yaşı bulamıyor,

Hatırlarım, çocukluğumda 35 yaşını geçmiş büyüklerimize

amma da yaşamış diyorduk, yaşlı gözüyle bakıyorduk.

Bu gün işte o yaşları yaşıyorum,

herkese nasip olmuyor, ne mutlu bana.

 

Biliyormusunuz, Özbekler 50. yaş gününü “Altın Yaş” olarak kutluyorlarmış,

Kadim Dostum Veysel TOPALOĞLU’nun bu yıl içerisinde İstanbul’a yapmış olduğu bir ziyaret sırasında

Görüşme fırsatımız olmuştu, yanında arkadaşı olan Özbek bir işadamı da vardı.

o sıralarda 50. yaşına girmiş, mevzu açıldı, “Altın Yaş” kavramını da burada öğrendim.

Bu kavram bütünüyle, hayata pozitif bakışın bir ürünü.

Neden mi altın yaş..

İnsan 50’sine kadar o kadar zorlu koşullardan geçiyor ki,

Pek çoğu daha erken yaşlarda hayata veda ediyor,

Eğer bir insan 50 yıl yaşayabilmişse, uzun yaşama şansı daha da artıyormuş.

Biraz gayret edersem ben de “Altın Yaşımı” kutlayabilirim belki. Kim bilir. :)

16 Temmuz 2009 itibariyle tam 16790 gün. Epey gün görmüşüz.


09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

İLK ANILAR


İlk anım, henüz bir yaşıma basmadığım günlere aittir.

Tek odalı bir toprak evde oturuyorduk o zamanlar,

Odanın zemininde “Taft” diye adlandırılan,

Yerden biraz yüksek olan tahtadan bir zemin vardı.

Henüz kundaktaydım o zaman,

Yatıyordum ve başımın ucunda duran kıpkırmız bir birşeyi seyrediyordum.

Üzerine biraz güneş ışığı değiyordu.

O zaman elbette gördüğüm şeyin domates, renginin de kırmızı olduğunu bilmiyordu.

Ama gördüğüm şeye o kadar hayran kalmıştım ki, o duygu hiç silinmedi,

İkinci anım da aynı mekanda geçmişti, ama biraz daha büyüktüm,

Kundağa sarılı değildim,

Bir yumurta vardı, elime aldım ve biraz havaya attım,

Başarabilmiştim ve bundan haz duydum,

Ancak, yumurta yere düştüğünde kırılıvermişti,

çok şaşırmıştım.

Daha sonra yaşadığım anılardan hoşuma giden birtanesi geceleyin yaşandı,

Henüz ilkokul çağıma çok vardı, yine aynı evde oturuyorduk,

O zamanlar elektrikler henüz bizim oralara gelmemişti.

Babaannemle birlikte (ben ve ablam Hülya) Nuriye ablalardan eve dönüyorduk,

Tam Babaannemin evinin yanından geçerken; hem dolunayın ışığından,

hem de evin yanındaki hambelis çalısının (bir tür mersin) ve bizlerin gölgelerinin uzayıp gitmesinden

o kadar etkilenmiştim ki, kendimi sihirli bir dünya içindeymiş gibi hissediyordum.

Neyse, ilk anılar için bu kadarı  yeterli sanırım.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com  

IŞIKSIZ GÜN HİKAYELERİ


Benim kuşak çok ilginç bir kuşaktır.

78 kuşağı derler bize,

Nice değişimlere tanık olduk biz, nice zulümlere,yok oluşlara,

Teknolojinin ne demek olduğunun bilinmediği dönemlerden geldik biz,

60’lı yıllarda elektrik gelmemişti bizim oralara henüz,

İdare lambaları, gaz lambaları vardı,

Biraz durumu iyi olanlarda ise Gemici Fenerleri ya da Lüküs’ler  vardı o zamanlar.

Ne güzel günlerdi bilirmisiniz.

Televizyon yok, bilgisayar yok, müzik seti yoktu.

Akşamları evlerde ve ev gezmelerinde güzel sohbetler yapılırdı,

Hikayeler – anılar anlatılırdı, biraz da abartılırdı.

Şarkılar, türküler de söylenirdi.

Arada bir de havadis dinlenirdi lambalı radyolardan, daha sonraki yıllarda da transistörlü radyolardan.

Çok şeyler paylaşılırdı o günlerde.

Devlerden bahsedilirdi; kimi Kaf dağının ardında yaşardı,  tek gözlüydü,

Kiminin bir dudağı yere, bir dudağı göğe erişirdi,

Cinlerden bahsedilirdi, anlatılanlara göre cinler tıpkı insan gibi yaşarlardı,

Evlenirler, düğün dernek yaparlar,kuytu yerlerde yaşarlar ama biz göremeyiz,

Yanlışlıkla üzerlerine çiş yapanların, kaynar su dökenlerin vay haline, çarpılıverirler,

Cinler bazen insanlara görünürmüş, özellikle de ay ışığının olduğu gecelerde;

Bazen kara bir öküz, bazen at – eşek kılığında,

Bazen de yalnız veya gruplar halinde gezen insan kılığında,

nedense kimse bizzat şahit olmamıştır, hep başka birilerinin şahitliğinden bahsedilirdi.

Babamın çalıştığı meteoroloji rasathanesi mezarlığın içindeydi,

Babam, günün belli saatlerinde ölçüm yapmaya, değerleri raporlamaya giderdi,

Bu saatlerden bir tanesi de gece saatlerine denk gelirdi,

Rasathane eve yakın olduğu için ölçümlere yürüyerek giderdi.

Bir defasında vakit yine gecedir ve

Ölçüm yapmak için herzamanki gibi tek başına rasathaneye gitmektedir,

Gökyüzündeki dolunay ağaçların, çalıların ve mezar taşlarının üzerini aydınlatarak,

mistik bir dünya yaratmaktadır,

Birden, yolunun üzerinde yatan bir at görür, çekilmesini sağlamak için hem seslenir,

Hem de yerden aldığı küçük taşları atar, ancak, at istifini bile bozmaz,

Birden içi ürperir, ama işine gitmek zorundadır,

Cesaretini toplar ve temkinli bir biçimde ata yaklaşır,

İyice yaklaştığında, içi rahatlamıştır.

Dolunayın ışıklarının oyun oynadığını ve kendisine şaka yaptığını anlamıştır.

Gördüğü şey,ay ışığında  bir mezarın gölgelerinin yarattığı yanılsamadan başka bir şey değildir.

Ölmüşlerin ruhlarını da unutmamak lazım,

Mezarlık hemen yakınımızdaydı,

Bazan mezalıktaki mezarlardan birinde mum yanardı,

Hikaye hazır, mumu birinin yaktığı fikri gündeme bile gelmez, ruh mezardan çıkmış,

Mezarın etrafında gezmektedir.

Mahallemizin içinden ana yol geçiyordu, Bu yolun;

Dörtyol tarafına doğru ve Erzinin içine doğru (Hürriyet ilkokulunun bulunduğu kavşak)

birer tane viraj vardı, her iki virajda da ciddi trafik kazaları olurdu,

yalnız, bu kazaların hiçbirinde sürücülerin kusuru yoktu,

Suçlu bellidir. Cinler ve/veya ruhlar

Özellikle, Hürriyet ilkokuluna yakın olan virajda bazı geceler

Çıplak bir kadın hayaleti koşarken görülürmüş.

Bazen birden ortaya çıkarak sürücülerin dikkatini dağıtırmış.

Her nedense, doğrudan şahit olan yok ama, birilerinin gördüğü duyulmuş,

Erzin’deki evlerin bahçe içinde olduğunu, bahçelerin en küçüğünün bile 1 dönüm civarında

olduğunu gözümüzün önüne getirirsek cin ve ruh hikayelerinin etkisini daha iyi anlayabiliriz sanırım.

Bir diğer hikaye konusu da yılanlardır;

Şahmeranlar anlatılır,

kimileri, Haydar’da (Erzinde bir bölgenin adı) boynuzlu yılan görmüş,

hem de saçları varmış,

Başını havaya kaldırırmış,

ıslık da çalarmış,

Kızınca, insanları kilometrelerce de kovalarmış,

Başka büyük yılanlar da varmış,

bir keresinde, kendini kızdıran adamı kovalamış,

Adam o kadar çok koşmuş ki, en sonunda dayanamamış, çatlayıp ölmüş,

Yılan kervanları da varmış,

Kervanda o kadar çok yılan varmış ki, saymakla bitmezmiş,

Kervanın başında da Şahmeran varmış,

Mahallemizde Babacan Ali adında biri vardı,

Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen evlenmemişti,

Tek başına   yaşardı,

Derler ki,

Babacan Ali  bir keresinde Haydar’da gezerken yılan kervanına rastlamış,

o kadar korkmuş, o kadar korkmuş ki, aklını yitirmiş,

Ama nedense hiç kimse bu hikayeyi Babacan Ali’den duymamıştır.

Başka bir konu daha var, spesifik, bir o kadar da ilginç;

Fikri Emmimler, Kurban Bayramı için bir koyun almışlardı,

Bayrama yakın bir gün, sabah uyandıklarında koyunun yerinde yeller estiğini görürler,

Olayla ilgili senaryo üretilir,

Ama, hiç kimse koyunun birisi tarafından çalınmış olabileceğinden bahsetmez,

“Koyun evin önündeki ağaca bağlıydı,

Birisi gelip çalmaya kalksa, sesini duymazmıydık,

Duyulmazmı..

Hayvan bağırırdı…

Bağırırdı tabi…

Biz de duyardık….

Duyardınız,

Hem bu karanlıkta kim gelebilir….

Kimse gelemez,

Karanlıkta önünü bile göremez…

Çok da korkarlar…..

Geceleri Sırtlanlar dolaşıyormuş,

Dağdan gelirlermiş,

Gelmez olasıcalar,

Bahçelerde gezerlermiş…

Evlere de yaklaşırlarmış…

Ayakları kırılasıcalar…

Koyunları, kuzuları götürürlermiş,

Koyunu sırtlanlar götürmüştür….

Sırtlanlar götürmüştür….

Götürmez olasıcalar,

Hem de sırtına almıştır….

Zaten onun için sırtlan deniyormuş….

Geceleri çocuklar dışarı çıkmasın,

Çıkmasın,

Çocukları da götürürlermiş,

Kıran düşesiceler…………”

Bu diyalog böyle giderdi.

Kimse görmese de koyun mutlaka sırtlanlar tarafından götürülmüştür.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

MAHALLE ÇEŞMESİ


70’lere gelinceye kadar her evde su yoktu,

Mahalle ve sokak çeşmeleri vardı, herkes suyunu oradan alırdı,

Biz muhacirlerin oturduğu bölgede, Erzin-Dörtyol yolu üzerinde, Veysel Kervancı’nın evinin önündeydi çeşme,

Kadınlar yıkanacak çamaşırları toparlayıp, aceleyle çeşme başına giderlerdi yer kapmak için,

Bütün dedikodular, muhabbetler, tatlı atışmalar,

Bazen de kavgalar yapılırdı çeşme başlarında.

Bir keresinde, Bir kamyon geçiyordu çeşmenin yanından,

Kasası karpuz doluydu,

Kasada oturan gençlerden birtanesi,

Çeşme başındaki genç bayanların yakalaması için bir karpuz atmıştı,

Kamyon hızlı gittiğinden atılan karpuzu kimse tutamamış,

Karpuz da genç kızlardan Hanife ablanın (Hanife BABACAN)dizine çarparak parçalanmıştı.

Dizinin kıpkırmızı olduğunu gören Hanife abla olayın şokuyla; “Ayy!!! beni kamyon çarptı yaa!..” diye avazı çıktığı kadar feryat etmeye başlamış, yanıbaşında duran

Adalet ise gülme krizi içerisinde “Ne Kamyon çarpması kız, sana karpuz çarptı” diyerek, karpuzdan geriye kalan bir parçayı ağzına atmıştı.

Genç kız çok kızmış ağzına gelen bütün bedduaları savururken,

Diğer genç kızlar ve kadınlara tadına doyum olmayacak bir şamata doğmuştu.

Mahalle çeşmesi 70’lerin ortalarında içme suyu tesisatının evlerin önüne kadar gelmesine kadar devam etti.

Sonra da çeşme başı muhabbetleri bitti,

O günleri yaşayanlar dışında mahalle çeşmesi  unutuldu gitti.

Bu günün gençlerine ithaf olunur.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com 

SİNEMA GÜNLERİ


60’ların sonuna gelindiğinde yeni evimize taşınmıştık.

Toprak değil, kerpiçten yapılmıştı,elektrik de bağlanmıştı.

2 odası olan bir evdi, her bir odanın kapısı dışarıya açılıyordu,

Odalardan biri mutfak olarak, diğeri de oturma ve yatma için kullanılıyordu,

Odalar arasında bel hizasında küçük bir delik vardı,

mutfaktan getir götür işleri buradan el ile uzatılarak yapılıyordu,

Sonra eve bir oda daha ilave edilmişti.

Her neyse,

70’li yıllara gelindiğinde, önce elektrikle tanıştı evler,

Sonra da musluktan akan suyla,

Bir de sinemalar vardı.

Bir tanesi kapalı sinemaydı, İhtiyarın Sineması deniyordu adına,

Diğeri de açık hava sinemasıydı,

Yeni gelen filmlerin duyurulması çok güzel olurdu,

Film afişi önce bir tahtaya çivilenir,

Daha sonra da bir at arabasına,

Arkadan bakan herkesin görebileceği bir şekilde dik olarak yerleştirilirdi,

At arabasına sürücüyle birlikte bir veya iki kişi daha biner,

Afiş sokak sokak tüm Erzinde gezdirilir,

Görmeyenler duysun diye de, arabada bulunanlar tarafından bağırılarak ilan edilirdi.

Ailecek gidilirdi sinemalara,

Hatta, mahalledeki herkes birlikte giderdi.

Ayhan IŞIK, Belgin DORUK vardı film başrol kahramanları arasında,

Aliye RONA, Neriman KÖKSAL, Hulusi KENTMEN,

Komik adam rollerinde Feridun KARAKAYALI (Cilalı İbo),

Kötü adam rollerin başında da Erol TAŞ.

Daha sonraları, Türkan ŞORAY, Hülya KOÇYİĞİT,Emel SAYIN,

Fatma GİRİK, Ediz HUN, Ekrem BORA,Göksel ARSOY, İzzet GÜNAY,Öztürk SERENGİL, Sadri ALIŞIK, Minür ÖZKUL katıldı onlara.

Çocuk kahramanlar vardı; Sezercik, Yumurcak, Ayşecik,Ömercik, Parlacık,Afacan ve diğerleri.

Adını saymadığımız nice oyuncular vardı o zamanlar.

 

Çok keyifli olurdu sinemaya gitmek,

Tahta sandalyelerde oturulur,

Bol bol ay çekirdeği (güne bakan çekirdeği) çitlenir,

Osmaniye’de üretilen ucuz gazoz ve kola içilirdi.


Film seyrederken herkes kendini rollere kaptırır,

Kendine yakıştırdığı rolleri sahiplenirdi,

Genellikle de filme dahil olurlardı farkında olmadan,

Oyuncuları uyarmaya, yönlendirmeye, hatta kızmaya kadar varılırdı,

Sinema çıkışları da ayrı bir hikayeydi,

Evlere dağılıncaya kadar film ve film karakterleri tartışılır dururdu.

Sinemalı günlerle ilgili güzel anılar var bunlardan bazıları komik gelebilir belki;

Sinemaya ilk gittiğim zamanı çok iyi hatırlıyorum.

Annem ve Babam beni ve Hülya’yı Fikri Emmimin kızı olan Emine ablayla  (Emine ALTAY) birlikte öndermişlerdi.

Biletler alındı, içeri girdik ve zemin kattaki tahta sandalyelere oturduk.

Filmin başlamasına henüz vardı, sinemanın nasıl bir şey olduğunu bilmediğimizden,

Emine ablaya sorup duruyorduk, o da bize film başladığında sahneye bazı insanların çıkacağını,

Bizim de onları seyredeceğimizi anlatmaya çalışıyordu,

Sinema salonunu her köşesine, hatta çatıya bakıp, çıkacak insanları görmeye çalışıyorduk,

Bir türlü göremiyor, göremedikçe de sormaya devam ediyorduk,oldukça zor durumda kalmıştı,

En sonunda dayanamadı, sükunetini hiç bozmadan,

bize bir miktar para vererek istersek eve gidebileceğimizi söyledi,

Biz de filmi seyretmeden, çıkıp paramızı harcamış ve eve gitmiştik,

Sinemanın ne demek olduğunu öğrenmemiz daha sonraya kalmıştı.

Sinema günleri ile ilgili ikinci anımız biraz daha komikti,

TELLİ’nin oradaki açık hava sinemasına giderken 

Aytekin Emmimin fino cinsi köpeği de bizi takip eder,

Film bitinceye kadar bekler ve sinema çıkışı tekrar bize eşlik ederdi.

Bir gün hep birlikte sinemaya giderken 

köpeğe bir araba çarpmış ve hayvancağız bu kazada ölmüştü,

Köpeğe kimin çarptığını hiç kimse bilmiyordu,

Ancak, Emmim çarpan arabanın plakasının sadece 31 AB ile başladığını okuyabilmiş,

Gerisini görememişti.

Biz çocuklar bunu duyduk ya, suçluyu bulmuştuk,

Suçlu 31 AB ile başlayan tüm araçlar.

İntikam alınmalıydı, aldık da, 

Veysel emminin bahçesine mevzilenip, Erzin Dörtyol yolundan geçen ve 31 AB ile başlayan bütün araçları bir gün boyunca taşlayarak.

İntikam alan muzaffer çocukların ismi; Ayhan, Feridun, İsmail (ben) , Şenol ve Metin’di.

Sinemalı günlerle ilgili burada yer vermediğim bir çok anı var.

Burada yer vereceğim son anı, diğerlerinin arasında bir numara olmayı sonuna kadar hakediyor.

O zamanlar sinemaya yürüyerek gidilip geliniyordu,

Sokağımıza; İhtiyarın sineması 1 Km ve Açık Hava Sineması da 500 metrenin biraz üzerinde veya altında mesafedeydi.

Gelin görün ki, sinemayla sokağımız arasında elektirik direkleri yoktu ve ayışığı olmadığı zamanlarda zifiri karanlıktı.

Bu nedenle kalabalık bir grupla sinemaya gidilip gelinmesi herkese cesaret veriyordu.

Üstelik de, sinemadan dönenler sokağımıza yaklaştıklarında mezarlığın önünden

En azında 100 metre kadar yürümek zorundaydılar.

Bir gün mahallenin gençleri, sinemadan dönenlere şaka yapmaya karar verirler,

Gülgez (YILDIRIM) ablanın oğlu Şemsettin, Muhittin ve akrabaları Sabit ile Ali İhsan (Ceyhan’lı) plan yaparlar,

O gün dolunay vardır ve sinemadan dönenler bir hortlakla karşılaşacaklardır.

Gülgez ablanın beyaz ve uzun bir geceliği vardır.

Ali İhsan onu giyer, avuçlarının içine gürültü çıkarmaya yarasın diye çakıl taşı alır,

geceliğin kollarını ucundan bağlar,böylece çakıl taşları düşmeyecektir.

Başını kapatmanın bir yolunu da bulurlar, böylece, kefene bürünmüş bir hortlak gibi görünecektir.

Akşam olup, Mahallenin kadınları-erkekleri-çocukları kalabalık bir grup olarak açık hava sinemasına gidince,

Ali İhsan mezarlığın aşağısındaki Mahmutlu Arkının orada, köşedeki mezarın üzerine oturur,

Yoldan rahatlıkla görünebilmekte,Dolunayın ışığında gizemli bir dünyadan gelen varlıkmış gibi bembeyaz parlamaktadır.

Sinemadan dönecekleri bekler.

Film bitmiş ve sinemadan çıkanlar herzamanki gibi, film ve karakterlerini tartışa tartışa eve doğru yolalmaktadır.

Bazı kadınlar küçük çocuklarının elinden tutmuşlar, öylece yürüyorlardı,

Hürriyet İlkokulunun köşesinden mahalleye doğru döndüklerinde hala filmi tartışıyorlardı,

Birden,içlerinden bazıları inleme veya uğultuya benzer bir ses duyarlar, diğerlerine de söylerler,

Merakla etraflarına baktıklarında, yaklaşık 50 metre kadar ilerde

Mezarlığın köşesindeki mezarın üzerinde, beyaz kefen içerisinde,

Ellerini, kollarını hareket ettiren, ses çıkartan,tehditkar görünen, hortlağa benzer bir şey görürler,

Gruptaki herkes korkmuştur, ama erkekler, erkekliklerine toz kondurmak istemezler.

Her birisi diğerinden daha cesur ve korkusuzdur, gruptaki herkesi koruyabilirler.

“Ne hortlağı yahu, birisi şaka yapıyor” der içlerinden birisi,

Cesaretle yürümeye devam ederler,

Biraz yaklaşınca, içlerinden birisi hem korkusuzluğunu göstermek ve hem de içindeki korkunun etkisiyle, yerden iri bir taş alarak, mezarın üzerindeki hortlak bozuntusuna fırlatır.

Attığı taş Ali İhsan’ın (hortlağın) o kadar yakınından geçer ki, Ali İhsan’ın ödü patlar,

Ama istifini bozmaz, daha da hiddetlenmiş görüntüsü vermek için ellerini mezarın üzerine sert biçimde, arka arkaya vurmaya başlar.

Hortlak kızmıştır. Bunu gören cesur erkeklerde cesaretten eser kalmaz,

herkeste panik başlar, önde erkekler, arkalarında kadınlar,

var güçleriyle evlerine doğru koşmaya başlarlar, çığlıklar her yanı sarar,

Arkada kalanın canı çıksın. Korku o kadar büyüktür ki,

Kadınlar ellerinden tuttukları çocukları unutmuş, bırakmış, kendi başlarının çaresine bakmışlardı.

Tabii bu hortlak hikayesi epey bir gündemi işgal etti,

Aradan biraz zaman geçtikten sonra gerçek anlaşılmıştı elbette.

Tahmin edersiniz, erkekler,  bunun bir şaka olduğunu tahmin ettiklerini,

aslında hiç korkmadıklarını söyleyeceklerdir.

Ne demişler, “ister inanın ister inanmayın.”  :)

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com