I Was There

Archive for the ‘ANI’ Category

MÜFTÜ’YE AĞIT


DOĞUM GÜNÜ

Henüz delikanlılık çağındayım, günlerden Temmuzun 16′sı, yıl ya 1979, ya da 1980

Anneannemlerin portakal bahçesini suluyoruz Emmimoğlu Metin ile birlikte,

Koskoca geceyi devirmiş, sabah güneşinin doğmasına az zaman kalmış,

Her taraf zifiri karanlık ve bir o kadar da sessiz, cırcır böcekleri bile derin uykuya dalmış,

Elimi çapaya dayamış, gemici fenerinin aydınlattığı portakal ağacının gövdesini seyrediyorum.

Oldum olası ilginç geçmiştir doğum günlerim,

Bazısını başkaları hatırlatmıştır ya,

Bir çoğunda da doğum günüm geçip giderken birden anımsayıvermiştim.

AĞUSTOS BÖCEĞİ

O gün de geçip giderken hatırlayıverdiğim doğum günlerimden birini yaşıyorum,

Topraktan çıkan ağustos böceği ağır adımlarla  ağacın gövdesine tırmanıyor,

Henüz gövdesini kaplayan kabuğu çatlamasa da güçlü ayakları ağacın gövdesini sıkıca kavrıyor,

Sihirli bir dünyada gibiyim, yeni bir hayatın doğum mucizesine tanıklık ediyorum,

Önce dış kabuk çatlıyor, sonra başı, sonra da gövdesi çıkıyor dışarıya sonsuz bir yavaşlıkla,

Sonunda da kabuktan kurtulup, sabaha kadar bekliyor ıslak ve buruşuk kanatlarının kuruması için,

Güneş doğmak üzere, merhaba yeni hayata, merhaba doğan güneşe.

ERZİN’İN BAHARI

Erzin’in yazları da baharları da bir başka olur oldum olası,

Mart ile birlikte erik , kayısı , vişne, kiraz, kızılcık, şeftali ağaçları patlatır tomurcuklarını,

Baharı beyaza, pembeye boyar mis kokularıyla, kır laleleri, papatyalar yarışır ağaçlarla,

Nisan ayında ise, kolonya esansına düşmüş gibi hissedersiniz kendinizi portakal ağaçlarının bembeyaz çiçekleriyle,

Rengarenk kelebekler, arılar şaşkına dönerler konacak çiçeklerden hangisini seçeceğine karar verirken.

İşte bütün çocukluğum ve delikanlılığım bu topraklarda geçti.

Evimizin yakınında bir mezarlık var, belki bir çokları mezarlıktan korkar,

Ama biz korkmayız mezarlıktan,

Uçurtmalarımızı bu mezarlıkta uçururuz,

Bahar ve yaz aylarında Akrep ve Böğ dediğimiz bir tür örümcek yakalarız,

Bu işte de ustayız, biliriz akrep deliğinin yassı ve eğimli olduğunu, böğ deliğinin ise yuvarlak ve dik,

Elimizde ucuna bal mumu sıvadığımız bir kırnap ip varsa gerisi kolay, sokarız deliğe ipi ve hafifçe çekiştiririz,

Akrep ya da örümcek sıkıca tutunu verir  bal mumuna, sonrada çekersin olur biter.

Mezarlıkta geçirdiğimiz saatler sırasında sık sık yanında oynadığımız bir mezar var, bir tür yatır, Abdino adında birine ait,

Mezarın hemen yanında Dedem Osman ALTAY’ın, Amcalarımın mezarları var, bir de kral ağacı diye bildiğimiz akasya,

Abdino’nun kim olduğunu bilmiyorduk ya,

Şifa bulmak için gelenlerin çocuklar bulsun diye mezarın üzerindeki taşların altına sakladıkları bozuk paralar ya da şekerler bize yetiyor.

ÇUKUROVA’NIN BÜYÜSÜ

Kimler yaşamadı ki bu toprakların büyüsünü…

Medeniyetler geldi geçti buralardan,

Hititliler, Romalılar, Bizanslılar yaşadı buralarda,

İsos ovasında cenk etti Büyük İskender ve Darius,

Bu savaşta yenilen Dariusun tacı düştü bu topraklara, o gün bu gündür herkes ara durur,

Sonra, Sökmenliler sökün etti Aral gölü civarından,

Önce Ahlatlı devletini kurdular Van ve havalisine,

Geldikleri yerdeki Erzin şehrinin adını nakışladılar, Erzuruma, Erzincana,

Sonra Selçuklulara katıldılar, dağıldılar koca Anadoluya, bir kısmı da Erzin’e.

Annem de aynı boylardan gelir….

Akkoyunlular çıkıp geldiler Horasandan Otlukbeli de Osmanlıya kaybedince, bir kısmı da Erzin’e

Neler yaşanmadı ki Erzin havalisinde ve Çukurova topraklarında,

Gün geldi, İskan edeceksin şu Çukurovaya dedi Osmanlı Türkmene,

Tekmil Türkmen karşı çıktı Osmanlıya ya, ezildi Osmanlı karşısında birdaha doğrultamadı belini,

Bir bölümü savaşta, bir bölümü sıtmadan öldü, geri kalanların birçoğu iskan tuttu Çukurovayı,

Bir bölümü de tekrar kavuştu yarpuz kokan derelerine, Binboğalara, Aladağlara,

Gün geldi, Dağdaki yörük için otlak kalmadı Çukurovada, düşman oldu dağdaki kardeş ile ovadaki kardeş,

Çaresiz iskan etmek istedi ama çok sancılar yaşandı, çünkü yer kalmamıştı.

Neler yaşanmadı ki Çukurovada….

SAVAŞ YILLARI

Büyük trajedi yaşayan ve topraklarını bırakıp gelen Balkan Türkleri yerleşti Çukurovaya ve Erzin’e,

Hepsi de sarı saçlı, mavi gözlü, yeşil gözlü,

Bir tanesi de Dedem Osman ALTAY, ilk hanımı ve çocuklarıydı.

Sonra Çanakkale, Yemen, Arabistan, Suriye,Irak,Sarıkamış savaşları yaşandı,

Giden gelmedi, Anneler; evlatsız, kocasız

Evlatlar; babasız, ağabeysiz, kardeşsiz,

Gelinlik kızlar; sözlüsüz nişanlısız,sevgilisiz kaldı.

Güneye indi Sarıkamıştan bozguna uğrayan savaş artıkları,

Moralsiz, yıkık, ümitsiz, kimsesiz,

Köylere kasabalara girdiler yağmaladılar, öldürdüler, öldürüldüler açlıktan, yokluktan.

Ermeni isyanları başladı, trajediler yaşandı,

Bir de Rus Askerleri geldi diğerleri yetmiyormuş gibi,

Çok korkular, acılar yaşandı.

Köyler kasabalar boşaldı, Harran’a yolaldılar yağmacılardan kaçmak için ya,

Kimi zaman da kendiler yağmacı oldular açlıktan sefaletten,

Komşu komşuya, kardeş kardeşe, arkadaş arkadaşa kıydı o günlerde,

Geriye kalan ise Kimsesiz çocuklar, kimsesiz anneler, babalar, yersiz yurtsuz insanlar,

Kırmızıya boyandı ovalar,dağlar,nehirler,köyler,kasabalar,

Bayram etti alıcı kuşlar, kartallar, akbabalar, kurtlar,çakallar, sahipsiz köpek sürüleri,

Çare yoktu,  göçetti kalanların bir kısmı Çukurova’ya, hem de bir daha geriye dönmemecesine…

Hepsi bu kadar mı….

KAÇ KAÇ GÜNLERİ

14 Nisan 1909 senesinde Ermeni isyanları başladı tüm Çukurovada,

Askerden aradığını bulamayınca silah kuşandı halk,

Kendi başının çaresine bakmalı, canını kurtarmalıydı,

16-19 ve 25 nisan günlerinde 4 gün 4 gece Tüm Çukurova ateş yerine döndü,

Binlerce can gitti her iki taraftan, feryatlar arasında.

Doğmadı bir daha her sabah doğan güneş giden canlar için,

Açmadı bir daha, her bahar açan papatyalar,gelincikler,

Erik-kayısı-kızılcık-şeftali-portakal çiçekleri,

Bir daha tanık olamadılar büyüsüne,

Her 16 Temmuzda doğan Ağustos böceklerinin,

Ak kefenleriyle bir beyaz güvercin olup kanat açtılar Zühal yıldızına.

Bu da yetmedi…

Bu sefer de; önce İngilizler ve daha sonra da Fransızlar işgal etti Çukurovayı,

Fransız Lejyonunun içinde Ermeniler de vardı,

“Kaç Kaç” günleri yaşandı önce…

Anneannem Sıdıka henüz 6 veya 7 yaşındaydı o yıllarda,

Babası İsmail onu atın sırtına yüzü koyu yatırmış ve üzerini bütünüyle örtecek şekilde bohça gibi sarmıştı bez bir kuşakla,

Öyle kaçtılar Başlamış köyüne,

Yoldayken Sıdıka atın sırtından aşağıya kaymış ve atın karnının altında bez kuşağın içinde kalmıştı yol boyunca…

Toplandılar Erzinin ileri gelenleri, Fransızları     Erzin’e    sokmamak     için,

“Terk edilmemeli Erzin” dedi Bulgaristan     göçmenlerinden      Osman  Hoca (Dedem Osman ALTAY) ,

Çağrıldı tekrar köylere çekilen Erzinliler, mücadele başladı;

Hüseyin Mahmutmutluoğlu’nun  (Dedem ),

Hacı Mehmet ağaoğlu Ali efendinin(Karakurum),

Hatip Ali Efendi’nin,

Salih Efendi’nin(Vural),

Şahinoğlu     Mehmet’in,

Ahmet Efendi’nin (Sökmen),

İbrahim Efendi’nin (Bölükbaşı),

Çapar Ali’nin (Özer)    ve

Kirtık Hüseyin’in   (Barutçu) önderliğinde,

Fransızlar  sokulmadı Erzin’e….

MÜFTÜ’ YE AĞIT

Çukurovaya yüzlerce yıldır göç eden Türkmenler, Kürtler, Araplar,Muhacirler ve diğerleri,

Binlerce yıllık geleneklerini, türkülerini, destanlarını ve ağıtlarını da getirmişlerdir beraberlerinde,

Geldikten sonra yaşananlar içinde yakılmıştır ağıtlar, türküler.

Dadaloğulları, Karacaoğlanlar çıktı bağrından,

Ala Geyik hikayeleri doğdu Gökdere Erzin’den,

Çanakkale için yakılmıştır yeni ağıtlar, Yemen, Sarıkamış, Ermeni İsyanları, Fransız işgali için,

Kore’den dönemeyen kardeşler,babalar,kocalar,sevgililer için de…..

Erzinde oynadığımız mezarlıktaki yatırda yatan Abdino  için iki ayrı rivayet vardır;

Bir rivayete göre 1909 olayları nedeniyle Osmanlı tarafından idam edilen 16 Türk’den bir tanesidir.Kendisi Palu’ludur.

Asılanlardan bir diğeri de Bahçe Müftüsüdür.

Bir ağıt yakmıştı Annesi  onun için.

“Karası yağlık karası

Karıştı Erzin arası

En büyüğü Müftü Efendi

Boğazı kendir yarası”

“Müftü’mü çektiler dara

Yusuf’uma geldi sıra

Biz Müftü’yü vermek diye

Hapisler düştü telaşa”

“Müftü oğlum şahriyat vali

Yusuf’um da daha deli

Gelin helallaşak kuzum

Elinizi verin beri”

“Kara sakal pırıl pırıl

Kur’an okur gürül gürül

Ankara’da ders hocası

Müftü’mü asana darıl”

“Müftü’mün sakalı kara

Yusuf’umu çekmen dara

Kefenleri boğazında

Asılmışlar sıra sıra”

“Kalmadı Osmanlı fendi

Asılan da Müftü’m belli

Aşiretten ünün almış

Azizli Mehmet Efendi”

“Adana’dan vali biner

Gelir de odama iner

Vallahi yalan değilim

Dört yanımda kandil yanar”

“Avradının adı Melek

Kucağında akça bebek

Adana’ya inmiş gelmiş

Başı kabak yalın ayak”

“Saat asılı döşünde

Yeşil sarığı başında

İkisini birden asman

Yazık olur genç yaşında”

“Saat sekizde bastılar

Candan umudu kestiler

Kadasını aldıklarım

Cebel müftüsün astılar”

“Müftü Bey’im Müftü Bey’im

Kefenini ben örteyim

Varınca haber alırlar

Gelenlere ben ne deyim”

“Atını çekin pazara

Müftü’m dayanmaz nazara

Kadanız allım aşiret

İkisini kon mezara”

“Altında atı hışılar

Döşünde içlik ışılar

Eli yanına dökülsün

Seni öldüren yahşılar”

“Düşümde gördüm düşümde

Yeşil sarığı başında

Padişahtan emir geldi

Yazılı ferman döşünde”

“Nesini deyim nesini

Ya kimler almış fesini

Müft/ü/ oğlumu asarkennek

Melekler duşmuş sesini”

“Hiç durman atını satın

Koyunu kuzuya katın

Koca Erzin’i yol ederken

Yoruldun mu Sultan Hatun”

“Birin koyam birin gezem

Evimi odamı bozam

Bir elimde iki efe

Ben de kapı kapı gezem”

“Müftü oğlum odada oturur

Çocukları avutarak

Yusuf oğlum kahve döver

Serçe pürçük dağıtarak”

“Ak konaklar karşı karşı

İçi bezirganlı çarşı

Karşı gelmedi mi kuzum

Yedirdiğim pirinç aşı”

“Adım adım ark eyledim

Büyük evi terk eyledim

Soysuz imiş elin kızı

Ben de yeni fark eyledim”

“Kollarım kürekten bağlı

Ününü  almış Gavurdağlı

Ferman elinde oğlumun

Okunmaz karalı aklı”

“Köpüklü atın bağlıyam

Evlatsız gönlüm eğliyem

Gel oğlum yanıma otur

Uğrun uğrun çok ağlıyam”

“Müftü oğlum emir donlu

Yusuf’umun gözü kanlı

Size diyom emmileri

Osmanlılar iki dinli”

“Gelinin adı Döndü

Bir biz değil alem yandı

Asıyorlar Yusuf’umu

Kefiye başına indi”

“Dar ağacı yapılıyor

O da tahtanın eninden

Bir günceğiz gördük idi

O da Hamid’in gününden”

“Biri Yusuf biri Müftü

Böyle Osmanlı’nın ahdı

Yusuf’umu öldürenin

Yıkılsın sarayı tahtı”

“Gümüş fincan gümüş tabak

Odasında dövülür dibek

Kızlar Adana’ya gitmiş

Hepisinin başı kabak”

“Padişahtan geldi ferman

Dizimde kalmadı derman

Hasta olmuş Müftü  Efendi

Sekiz isbat sana kurban”

“Biri Yusuf biri Ali

Veyli çiftelerim veyli

Menciliste laf veriyor

Sanırım esnekli tülü”

“Adana’nın valisini

Bağlasınlar derisini

Varın söylen Bahçeli’ye

Kaldırsınlar ölüsünü”

“Adana’dan gelen beyler

Yusuf’umu çekmen dara

Ben (de) Hakk’a niyaz ettim

Allah sizi yaksın nara”

“Evimizin önü asma

Asmanın dalına basma

Gavur muydun gavur düşman

Birin astın birin asma”

“Müftü oğlum okur yazar

Yusuf oğlum deli gezer

Erzinliler kabir kazar

Yazık oldu ikisine”

“Karşıdaki koca çınar

Çınar dalların döküle

Dil verip de söylesene

Çınar bellerin büküle”

“Fendi deli gönül fendi

Ciğerimin başı yandı

Bilmem bunlara n’etmişsin

Bahçeli Müftü Efendi”

“Müftü aya Yusuf güle

Verin kefenini giye

Hanesine haber olmuş

Varınca ben neler diyem”

 

“Dut ağacın budamışlar

Yenisinden bitsin diye

Dördünü birden asmışlar

Ocakları batsın diye”

“Yusuf’un giydiği çizme

Güzellik Yusuf’u yakar

Hükümete varıncağız

Kaymakam ayağa kalkar”

(Bu ağıt,Göksun, 1929 doğumlu, Sarıhoca aşiretinden

ev kadını Şerife Erdem’den derlenmiş ve Profesör Dr. İsmail Görkem tarafından yayınlanmıştır.)

DÜNYA DÖNMEYE DEVAM EDİYOR

Bu gün kalmadı o eski ağıtlar, bir çağ daha bitti,

Dünya dönmeye devam ediyor,

Güneş her gün doğup her gün batmaya devam ediyor,

Bu baharda da açtı çiçekler,

Bu baharda da şaşkına döndü hangi çiçeğe konacağına karar vermeye çalışan rengarenk kelebekler, arılar,

Çocuklar yine uçurtma uçuruyor, akrep örümcek yakalıyorlar,

16 Temmuz gecesi yine topraktan çıkacak Ağustos böceği ve merhaba diyecek yeni hayata,

Beyaz güvercinler kanat açarken Zühal yıldızına.

İsmail Rüştü ALTAY / Geçmiş Zaman Yolcusu

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

13.05.2009

ORADAKİ KİM


Sessiz,

Sonsuz bir hiçliğin içinde, sanki birşeyler arıyordu.

Birden, bir fısıltı esti kulaklarında,

Sessizliğin sesi duyuldu bütün benliğinde;

 

 

Hey sen!…

 

Kim seslendi ?

 

Ben!…

 

Bana mı seslendin?

 

 

Sana seslendim,adın ne,ne arıyorsun?

 

Bir çocuk arıyorum,

Dört yaşındayken babasını kaybetmiş,

Çok üzgün, ama kimseye belli etmiyor,

Kimse de farkında değil ya,

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Babasını kaybettikten sonra, babasının sorumluluğunu ağabeyi almış,

Bu sorumluluk çok ağır geliyor,

Aradığım çocuğa zalim davranıyor,

Çocuk kırgın, üzgün.

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Yağmurda ıslanmış,

Islanmaktan vücudunda yaralar çıkmış,

Hasta,

 

 

Hey sen!…

Adın ne, ne arıyorsun?

 

Bir çocuk arıyorum, delikanlı olmuş,

Kendisini hiç kimsenin anlamadığına inanıyor,

Başını alıp çekip gitmek istiyor, gidiyor,

Başka başka yerlerde yeni bir hayata başlıyor,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir çocuk arıyorum,

Delikanlı olmuş, aşık olmuş,kavuşamamış,

Aşkını kalbinden yıllarca atamamış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir delikanlı arıyorum,

Genç olmuş,öğrenmeyi çok seviyor,

Çok okuyormuş,

Okudukça merakı artmış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum,

Bedensizlerle konuşabiliyor,

Geleceğe bakabiliyor,

Çaresiz hastalara aydınlık eliyle dokunuyor,

Farklı bir dünyanın insanı olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir Genç arıyorum,

İllizyonistlik yapıyor,

Sahnelerin sihirli dünyasına dalmış,

Alkışlara aşık olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum,Türk sanat müziğini çok seviyor,

Zeki Müren, Müzeyyen Senar ve diğerlerini çok dinler,

Kendi kendine de mırıldanır,

Erol SAYAN ile de arkadaşlıkları olmuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne,ne arıyorsun,

 

Bir genç arıyorum, iflas etmiş,

Sahne ışıkları artık hiç yanmamış,

Alkışlar anılarda kalmış,

Yıkılmış, çok üzgün,

Evine geri dönmüş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir genç arıyorum,

Hiç kimsenin kendini anlamadığını düşünüyormuş,

Sadece okumuş, görmüş insanlar kendisini anlayabiliyormuş,

Üzgün, kimsesiz,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir genç arıyorum,

Koca olmuş, baba olmuş, çocuklarına arkadaş olmuş,

Her ay maaşını komşu ilçeden alıyormuş,

Eve döndüğünde mutluymuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir baba arıyorum,

İstemiş ki çocukları kendisini anlasın, paylaşabilsin,

Çocuklarının da kendisini anlamadığını düşünür olmuş,

Kırılmış, belli etmemiş,

Ama yine de çocuklarını görünce çok mutlu oluyormuş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

Dedim ya bir baba arıyorum,

 

Büyük kızı çaresiz bir derde düşmüş,

Umutlar tükenmiş, kendisini kızına adamış,

Yüreğindeki ve ruhundaki derin yaraları kimse görememiş,

Üzgünmüş,

 

 

Hey sen,

Adın ne,ne arıyorsun,

 

Dedim ya bir baba arıyorum,

Kardeşleri ve bazı yeğenleri onu çok üzmüş,

Onlara komşu olmak istememiş başka bir eve taşınmış,

Yüreğinde bir yara daha açılmış,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Bir baba arıyorum, dede olmuş,

Dört torunu olmuş, ikisi erkek ve ikisi kız,

Çok mutlu, ama çok hastaymış,

Mutluluğunu fazla belli edememiş,

 

 

Hey sen,

Adın ne, ne arıyorsun,

 

Kaç defa söylemem gerekiyor, bir çocuk arıyorum,

Artık dede olmuş,ama çok hastaymış,

Eskiden bedensizlerle konuşurmuş,

72 yaşında bedensizler arasına karışmış,

En küçük torununu görememiş,

 

 

Tamam da adın ne…

Kadir.

 

 

Ya senin adın ne ne arıyorsun,

Hem seni göremiyorum neredesin?

 

Yüce dağlarda bir su damlasıyım,

Denizime kavuşmaktır bütün arzum,

 

 

Söylemedin hala; adın nedir,nerdesin,ne arıyorsun?

 

Anlamadınmı?

Aradığın o küçük çocuk benim,

Nicedir bulmaya çalıştığınım,senim,  özünüm,

Biliyormusun, ben de seni arar dururum.

 

 

 

Orada,uzaklarda duran kim, bir şeyleri arıyor sanki?

 

 

O bir oğul, Babasını arıyormuş,

 

 

Babasına söylemek istediği şeyler varmış;

 

 

Babası maaşını almaya bisikletiyle gidiyormuş komşu ilçeye,

Bazen kendisini de götürüyormuş,

Eve götürmek için lahmacun almışlar birkeresinde

Dönerken yol kenarında durmuşlar.

Bir tarla kenarında oturmuşlar,

Konuşmuşlar,

Kendi paylarına düşeni yemişler baba-oğul.

Bunu hiç unutmamış,

 

 

Babasının kendisi için yaptığı uçurtmaları da unutmamış,

Sapanları da, diğerlerini de,

 

 

Hiç söyleyememiş, ama, babasını çok seviyormuş,

Bir de; bilmesini istemiş, babasını anlamaya başladığını,

 

31.05.2009 03:05  İSTANBUL


Gönderen gecmis zaman yolcusu zaman: 03:14

ALTIN YAŞ


Geçenlerde 16 Temmuzu yaşadık hepimiz,

Bir çoğumuz için anlamı olmayan sıradan bir gündür muhtemelen,

Ben ise tam 46 yaz önce o gün doğdum.

Dile kolay, tam;

46 Yıl,

184 Mevsim,

552  Ay,

2392 Hafta ve

16790 Gün.

 

Bize neredeyse sonsuzluk gibi gelen bu süreler, hatta 100 yıllık bir ömür bile,

Dünya için ve evren için sadece bir “an’dan” ibarettir.

Tıpkı bir bakterinin hayatının bize ifade ettiği gibi.

yanıp sönüveren bir ışık gibiyiz hepimiz.

 

Olsun.!

Yaşadığım ömür benim için çok önemli bir süre,

Bazı az gelişmiş ülkelerde insanın ortalama ömrü bu yaşı bulamıyor,

Hatırlarım, çocukluğumda 35 yaşını geçmiş büyüklerimize

amma da yaşamış diyorduk, yaşlı gözüyle bakıyorduk.

Bu gün işte o yaşları yaşıyorum,

herkese nasip olmuyor, ne mutlu bana.

 

Biliyormusunuz, Özbekler 50. yaş gününü “Altın Yaş” olarak kutluyorlarmış,

Kadim Dostum Veysel TOPALOĞLU’nun bu yıl içerisinde İstanbul’a yapmış olduğu bir ziyaret sırasında

Görüşme fırsatımız olmuştu, yanında arkadaşı olan Özbek bir işadamı da vardı.

o sıralarda 50. yaşına girmiş, mevzu açıldı, “Altın Yaş” kavramını da burada öğrendim.

Bu kavram bütünüyle, hayata pozitif bakışın bir ürünü.

Neden mi altın yaş..

İnsan 50′sine kadar o kadar zorlu koşullardan geçiyor ki,

Pek çoğu daha erken yaşlarda hayata veda ediyor,

Eğer bir insan 50 yıl yaşayabilmişse, uzun yaşama şansı daha da artıyormuş.

Biraz gayret edersem ben de “Altın Yaşımı” kutlayabilirim belki. Kim bilir. :)

16 Temmuz 2009 itibariyle tam 16790 gün. Epey gün görmüşüz.


09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

İLK ANILAR


İlk anım, henüz bir yaşıma basmadığım günlere aittir.

Tek odalı bir toprak evde oturuyorduk o zamanlar,

Odanın zemininde “Taft” diye adlandırılan,

Yerden biraz yüksek olan tahtadan bir zemin vardı.

Henüz kundaktaydım o zaman,

Yatıyordum ve başımın ucunda duran kıpkırmız bir birşeyi seyrediyordum.

Üzerine biraz güneş ışığı değiyordu.

O zaman elbette gördüğüm şeyin domates, renginin de kırmızı olduğunu bilmiyordu.

Ama gördüğüm şeye o kadar hayran kalmıştım ki, o duygu hiç silinmedi,

İkinci anım da aynı mekanda geçmişti, ama biraz daha büyüktüm,

Kundağa sarılı değildim,

Bir yumurta vardı, elime aldım ve biraz havaya attım,

Başarabilmiştim ve bundan haz duydum,

Ancak, yumurta yere düştüğünde kırılıvermişti,

çok şaşırmıştım.

Daha sonra yaşadığım anılardan hoşuma giden birtanesi geceleyin yaşandı,

Henüz ilkokul çağıma çok vardı, yine aynı evde oturuyorduk,

O zamanlar elektrikler henüz bizim oralara gelmemişti.

Babaannemle birlikte (ben ve ablam Hülya) Nuriye ablalardan eve dönüyorduk,

Tam Babaannemin evinin yanından geçerken; hem dolunayın ışığından,

hem de evin yanındaki hambelis çalısının (bir tür mersin) ve bizlerin gölgelerinin uzayıp gitmesinden

o kadar etkilenmiştim ki, kendimi sihirli bir dünya içindeymiş gibi hissediyordum.

Neyse, ilk anılar için bu kadarı  yeterli sanırım.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com  

IŞIKSIZ GÜN HİKAYELERİ


Benim kuşak çok ilginç bir kuşaktır.

78 kuşağı derler bize,

Nice değişimlere tanık olduk biz, nice zulümlere,yok oluşlara,

Teknolojinin ne demek olduğunun bilinmediği dönemlerden geldik biz,

60′lı yıllarda elektrik gelmemişti bizim oralara henüz,

İdare lambaları, gaz lambaları vardı,

Biraz durumu iyi olanlarda ise Gemici Fenerleri ya da Lüküs’ler  vardı o zamanlar.

Ne güzel günlerdi bilirmisiniz.

Televizyon yok, bilgisayar yok, müzik seti yoktu.

Akşamları evlerde ve ev gezmelerinde güzel sohbetler yapılırdı,

Hikayeler – anılar anlatılırdı, biraz da abartılırdı.

Şarkılar, türküler de söylenirdi.

Arada bir de havadis dinlenirdi lambalı radyolardan, daha sonraki yıllarda da transistörlü radyolardan.

Çok şeyler paylaşılırdı o günlerde.

Devlerden bahsedilirdi; kimi Kaf dağının ardında yaşardı,  tek gözlüydü,

Kiminin bir dudağı yere, bir dudağı göğe erişirdi,

Cinlerden bahsedilirdi, anlatılanlara göre cinler tıpkı insan gibi yaşarlardı,

Evlenirler, düğün dernek yaparlar,kuytu yerlerde yaşarlar ama biz göremeyiz,

Yanlışlıkla üzerlerine çiş yapanların, kaynar su dökenlerin vay haline, çarpılıverirler,

Cinler bazen insanlara görünürmüş, özellikle de ay ışığının olduğu gecelerde;

Bazen kara bir öküz, bazen at – eşek kılığında,

Bazen de yalnız veya gruplar halinde gezen insan kılığında,

nedense kimse bizzat şahit olmamıştır, hep başka birilerinin şahitliğinden bahsedilirdi.

Babamın çalıştığı meteoroloji rasathanesi mezarlığın içindeydi,

Babam, günün belli saatlerinde ölçüm yapmaya, değerleri raporlamaya giderdi,

Bu saatlerden bir tanesi de gece saatlerine denk gelirdi,

Rasathane eve yakın olduğu için ölçümlere yürüyerek giderdi.

Bir defasında vakit yine gecedir ve

Ölçüm yapmak için herzamanki gibi tek başına rasathaneye gitmektedir,

Gökyüzündeki dolunay ağaçların, çalıların ve mezar taşlarının üzerini aydınlatarak,

mistik bir dünya yaratmaktadır,

Birden, yolunun üzerinde yatan bir at görür, çekilmesini sağlamak için hem seslenir,

Hem de yerden aldığı küçük taşları atar, ancak, at istifini bile bozmaz,

Birden içi ürperir, ama işine gitmek zorundadır,

Cesaretini toplar ve temkinli bir biçimde ata yaklaşır,

İyice yaklaştığında, içi rahatlamıştır.

Dolunayın ışıklarının oyun oynadığını ve kendisine şaka yaptığını anlamıştır.

Gördüğü şey,ay ışığında  bir mezarın gölgelerinin yarattığı yanılsamadan başka bir şey değildir.

Ölmüşlerin ruhlarını da unutmamak lazım,

Mezarlık hemen yakınımızdaydı,

Bazan mezalıktaki mezarlardan birinde mum yanardı,

Hikaye hazır, mumu birinin yaktığı fikri gündeme bile gelmez, ruh mezardan çıkmış,

Mezarın etrafında gezmektedir.

Mahallemizin içinden ana yol geçiyordu, Bu yolun;

Dörtyol tarafına doğru ve Erzinin içine doğru (Hürriyet ilkokulunun bulunduğu kavşak)

birer tane viraj vardı, her iki virajda da ciddi trafik kazaları olurdu,

yalnız, bu kazaların hiçbirinde sürücülerin kusuru yoktu,

Suçlu bellidir. Cinler ve/veya ruhlar

Özellikle, Hürriyet ilkokuluna yakın olan virajda bazı geceler

Çıplak bir kadın hayaleti koşarken görülürmüş.

Bazen birden ortaya çıkarak sürücülerin dikkatini dağıtırmış.

Her nedense, doğrudan şahit olan yok ama, birilerinin gördüğü duyulmuş,

Erzin’deki evlerin bahçe içinde olduğunu, bahçelerin en küçüğünün bile 1 dönüm civarında

olduğunu gözümüzün önüne getirirsek cin ve ruh hikayelerinin etkisini daha iyi anlayabiliriz sanırım.

Bir diğer hikaye konusu da yılanlardır;

Şahmeranlar anlatılır,

kimileri, Haydar’da (Erzinde bir bölgenin adı) boynuzlu yılan görmüş,

hem de saçları varmış,

Başını havaya kaldırırmış,

ıslık da çalarmış,

Kızınca, insanları kilometrelerce de kovalarmış,

Başka büyük yılanlar da varmış,

bir keresinde, kendini kızdıran adamı kovalamış,

Adam o kadar çok koşmuş ki, en sonunda dayanamamış, çatlayıp ölmüş,

Yılan kervanları da varmış,

Kervanda o kadar çok yılan varmış ki, saymakla bitmezmiş,

Kervanın başında da Şahmeran varmış,

Mahallemizde Babacan Ali adında biri vardı,

Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen evlenmemişti,

Tek başına   yaşardı,

Derler ki,

Babacan Ali  bir keresinde Haydar’da gezerken yılan kervanına rastlamış,

o kadar korkmuş, o kadar korkmuş ki, aklını yitirmiş,

Ama nedense hiç kimse bu hikayeyi Babacan Ali’den duymamıştır.

Başka bir konu daha var, spesifik, bir o kadar da ilginç;

Fikri Emmimler, Kurban Bayramı için bir koyun almışlardı,

Bayrama yakın bir gün, sabah uyandıklarında koyunun yerinde yeller estiğini görürler,

Olayla ilgili senaryo üretilir,

Ama, hiç kimse koyunun birisi tarafından çalınmış olabileceğinden bahsetmez,

“Koyun evin önündeki ağaca bağlıydı,

Birisi gelip çalmaya kalksa, sesini duymazmıydık,

Duyulmazmı..

Hayvan bağırırdı…

Bağırırdı tabi…

Biz de duyardık….

Duyardınız,

Hem bu karanlıkta kim gelebilir….

Kimse gelemez,

Karanlıkta önünü bile göremez…

Çok da korkarlar…..

Geceleri Sırtlanlar dolaşıyormuş,

Dağdan gelirlermiş,

Gelmez olasıcalar,

Bahçelerde gezerlermiş…

Evlere de yaklaşırlarmış…

Ayakları kırılasıcalar…

Koyunları, kuzuları götürürlermiş,

Koyunu sırtlanlar götürmüştür….

Sırtlanlar götürmüştür….

Götürmez olasıcalar,

Hem de sırtına almıştır….

Zaten onun için sırtlan deniyormuş….

Geceleri çocuklar dışarı çıkmasın,

Çıkmasın,

Çocukları da götürürlermiş,

Kıran düşesiceler…………”

Bu diyalog böyle giderdi.

Kimse görmese de koyun mutlaka sırtlanlar tarafından götürülmüştür.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com

MAHALLE ÇEŞMESİ


70′lere gelinceye kadar her evde su yoktu,

Mahalle ve sokak çeşmeleri vardı, herkes suyunu oradan alırdı,

Biz muhacirlerin oturduğu bölgede, Erzin-Dörtyol yolu üzerinde, Veysel Kervancı’nın evinin önündeydi çeşme,

Kadınlar yıkanacak çamaşırları toparlayıp, aceleyle çeşme başına giderlerdi yer kapmak için,

Bütün dedikodular, muhabbetler, tatlı atışmalar,

Bazen de kavgalar yapılırdı çeşme başlarında.

Bir keresinde, Bir kamyon geçiyordu çeşmenin yanından,

Kasası karpuz doluydu,

Kasada oturan gençlerden birtanesi,

Çeşme başındaki genç bayanların yakalaması için bir karpuz atmıştı,

Kamyon hızlı gittiğinden atılan karpuzu kimse tutamamış,

Karpuz da genç kızlardan Hanife ablanın (Hanife BABACAN)dizine çarparak parçalanmıştı.

Dizinin kıpkırmızı olduğunu gören Hanife abla olayın şokuyla; “Ayy!!! beni kamyon çarptı yaa!..” diye avazı çıktığı kadar feryat etmeye başlamış, yanıbaşında duran

Adalet ise gülme krizi içerisinde “Ne Kamyon çarpması kız, sana karpuz çarptı” diyerek, karpuzdan geriye kalan bir parçayı ağzına atmıştı.

Genç kız çok kızmış ağzına gelen bütün bedduaları savururken,

Diğer genç kızlar ve kadınlara tadına doyum olmayacak bir şamata doğmuştu.

Mahalle çeşmesi 70′lerin ortalarında içme suyu tesisatının evlerin önüne kadar gelmesine kadar devam etti.

Sonra da çeşme başı muhabbetleri bitti,

O günleri yaşayanlar dışında mahalle çeşmesi  unutuldu gitti.

Bu günün gençlerine ithaf olunur.

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com 

SİNEMA GÜNLERİ


60′ların sonuna gelindiğinde yeni evimize taşınmıştık.

Toprak değil, kerpiçten yapılmıştı,elektrik de bağlanmıştı.

2 odası olan bir evdi, her bir odanın kapısı dışarıya açılıyordu,

Odalardan biri mutfak olarak, diğeri de oturma ve yatma için kullanılıyordu,

Odalar arasında bel hizasında küçük bir delik vardı,

mutfaktan getir götür işleri buradan el ile uzatılarak yapılıyordu,

Sonra eve bir oda daha ilave edilmişti.

Her neyse,

70′li yıllara gelindiğinde, önce elektrikle tanıştı evler,

Sonra da musluktan akan suyla,

Bir de sinemalar vardı.

Bir tanesi kapalı sinemaydı, İhtiyarın Sineması deniyordu adına,

Diğeri de açık hava sinemasıydı,

Yeni gelen filmlerin duyurulması çok güzel olurdu,

Film afişi önce bir tahtaya çivilenir,

Daha sonra da bir at arabasına,

Arkadan bakan herkesin görebileceği bir şekilde dik olarak yerleştirilirdi,

At arabasına sürücüyle birlikte bir veya iki kişi daha biner,

Afiş sokak sokak tüm Erzinde gezdirilir,

Görmeyenler duysun diye de, arabada bulunanlar tarafından bağırılarak ilan edilirdi.

Ailecek gidilirdi sinemalara,

Hatta, mahalledeki herkes birlikte giderdi.

Ayhan IŞIK, Belgin DORUK vardı film başrol kahramanları arasında,

Aliye RONA, Neriman KÖKSAL, Hulusi KENTMEN,

Komik adam rollerinde Feridun KARAKAYALI (Cilalı İbo),

Kötü adam rollerin başında da Erol TAŞ.

Daha sonraları, Türkan ŞORAY, Hülya KOÇYİĞİT,Emel SAYIN,

Fatma GİRİK, Ediz HUN, Ekrem BORA,Göksel ARSOY, İzzet GÜNAY,Öztürk SERENGİL, Sadri ALIŞIK, Minür ÖZKUL katıldı onlara.

Çocuk kahramanlar vardı; Sezercik, Yumurcak, Ayşecik,Ömercik, Parlacık,Afacan ve diğerleri.

Adını saymadığımız nice oyuncular vardı o zamanlar.

 

Çok keyifli olurdu sinemaya gitmek,

Tahta sandalyelerde oturulur,

Bol bol ay çekirdeği (güne bakan çekirdeği) çitlenir,

Osmaniye’de üretilen ucuz gazoz ve kola içilirdi.


Film seyrederken herkes kendini rollere kaptırır,

Kendine yakıştırdığı rolleri sahiplenirdi,

Genellikle de filme dahil olurlardı farkında olmadan,

Oyuncuları uyarmaya, yönlendirmeye, hatta kızmaya kadar varılırdı,

Sinema çıkışları da ayrı bir hikayeydi,

Evlere dağılıncaya kadar film ve film karakterleri tartışılır dururdu.

Sinemalı günlerle ilgili güzel anılar var bunlardan bazıları komik gelebilir belki;

Sinemaya ilk gittiğim zamanı çok iyi hatırlıyorum.

Annem ve Babam beni ve Hülya’yı Fikri Emmimin kızı olan Emine ablayla  (Emine ALTAY) birlikte öndermişlerdi.

Biletler alındı, içeri girdik ve zemin kattaki tahta sandalyelere oturduk.

Filmin başlamasına henüz vardı, sinemanın nasıl bir şey olduğunu bilmediğimizden,

Emine ablaya sorup duruyorduk, o da bize film başladığında sahneye bazı insanların çıkacağını,

Bizim de onları seyredeceğimizi anlatmaya çalışıyordu,

Sinema salonunu her köşesine, hatta çatıya bakıp, çıkacak insanları görmeye çalışıyorduk,

Bir türlü göremiyor, göremedikçe de sormaya devam ediyorduk,oldukça zor durumda kalmıştı,

En sonunda dayanamadı, sükunetini hiç bozmadan,

bize bir miktar para vererek istersek eve gidebileceğimizi söyledi,

Biz de filmi seyretmeden, çıkıp paramızı harcamış ve eve gitmiştik,

Sinemanın ne demek olduğunu öğrenmemiz daha sonraya kalmıştı.

Sinema günleri ile ilgili ikinci anımız biraz daha komikti,

TELLİ’nin oradaki açık hava sinemasına giderken 

Aytekin Emmimin fino cinsi köpeği de bizi takip eder,

Film bitinceye kadar bekler ve sinema çıkışı tekrar bize eşlik ederdi.

Bir gün hep birlikte sinemaya giderken 

köpeğe bir araba çarpmış ve hayvancağız bu kazada ölmüştü,

Köpeğe kimin çarptığını hiç kimse bilmiyordu,

Ancak, Emmim çarpan arabanın plakasının sadece 31 AB ile başladığını okuyabilmiş,

Gerisini görememişti.

Biz çocuklar bunu duyduk ya, suçluyu bulmuştuk,

Suçlu 31 AB ile başlayan tüm araçlar.

İntikam alınmalıydı, aldık da, 

Veysel emminin bahçesine mevzilenip, Erzin Dörtyol yolundan geçen ve 31 AB ile başlayan bütün araçları bir gün boyunca taşlayarak.

İntikam alan muzaffer çocukların ismi; Ayhan, Feridun, İsmail (ben) , Şenol ve Metin’di.

Sinemalı günlerle ilgili burada yer vermediğim bir çok anı var.

Burada yer vereceğim son anı, diğerlerinin arasında bir numara olmayı sonuna kadar hakediyor.

O zamanlar sinemaya yürüyerek gidilip geliniyordu,

Sokağımıza; İhtiyarın sineması 1 Km ve Açık Hava Sineması da 500 metrenin biraz üzerinde veya altında mesafedeydi.

Gelin görün ki, sinemayla sokağımız arasında elektirik direkleri yoktu ve ayışığı olmadığı zamanlarda zifiri karanlıktı.

Bu nedenle kalabalık bir grupla sinemaya gidilip gelinmesi herkese cesaret veriyordu.

Üstelik de, sinemadan dönenler sokağımıza yaklaştıklarında mezarlığın önünden

En azında 100 metre kadar yürümek zorundaydılar.

Bir gün mahallenin gençleri, sinemadan dönenlere şaka yapmaya karar verirler,

Gülgez (YILDIRIM) ablanın oğlu Şemsettin, Muhittin ve akrabaları Sabit ile Ali İhsan (Ceyhan’lı) plan yaparlar,

O gün dolunay vardır ve sinemadan dönenler bir hortlakla karşılaşacaklardır.

Gülgez ablanın beyaz ve uzun bir geceliği vardır.

Ali İhsan onu giyer, avuçlarının içine gürültü çıkarmaya yarasın diye çakıl taşı alır,

geceliğin kollarını ucundan bağlar,böylece çakıl taşları düşmeyecektir.

Başını kapatmanın bir yolunu da bulurlar, böylece, kefene bürünmüş bir hortlak gibi görünecektir.

Akşam olup, Mahallenin kadınları-erkekleri-çocukları kalabalık bir grup olarak açık hava sinemasına gidince,

Ali İhsan mezarlığın aşağısındaki Mahmutlu Arkının orada, köşedeki mezarın üzerine oturur,

Yoldan rahatlıkla görünebilmekte,Dolunayın ışığında gizemli bir dünyadan gelen varlıkmış gibi bembeyaz parlamaktadır.

Sinemadan dönecekleri bekler.

Film bitmiş ve sinemadan çıkanlar herzamanki gibi, film ve karakterlerini tartışa tartışa eve doğru yolalmaktadır.

Bazı kadınlar küçük çocuklarının elinden tutmuşlar, öylece yürüyorlardı,

Hürriyet İlkokulunun köşesinden mahalleye doğru döndüklerinde hala filmi tartışıyorlardı,

Birden,içlerinden bazıları inleme veya uğultuya benzer bir ses duyarlar, diğerlerine de söylerler,

Merakla etraflarına baktıklarında, yaklaşık 50 metre kadar ilerde

Mezarlığın köşesindeki mezarın üzerinde, beyaz kefen içerisinde,

Ellerini, kollarını hareket ettiren, ses çıkartan,tehditkar görünen, hortlağa benzer bir şey görürler,

Gruptaki herkes korkmuştur, ama erkekler, erkekliklerine toz kondurmak istemezler.

Her birisi diğerinden daha cesur ve korkusuzdur, gruptaki herkesi koruyabilirler.

“Ne hortlağı yahu, birisi şaka yapıyor” der içlerinden birisi,

Cesaretle yürümeye devam ederler,

Biraz yaklaşınca, içlerinden birisi hem korkusuzluğunu göstermek ve hem de içindeki korkunun etkisiyle, yerden iri bir taş alarak, mezarın üzerindeki hortlak bozuntusuna fırlatır.

Attığı taş Ali İhsan’ın (hortlağın) o kadar yakınından geçer ki, Ali İhsan’ın ödü patlar,

Ama istifini bozmaz, daha da hiddetlenmiş görüntüsü vermek için ellerini mezarın üzerine sert biçimde, arka arkaya vurmaya başlar.

Hortlak kızmıştır. Bunu gören cesur erkeklerde cesaretten eser kalmaz,

herkeste panik başlar, önde erkekler, arkalarında kadınlar,

var güçleriyle evlerine doğru koşmaya başlarlar, çığlıklar her yanı sarar,

Arkada kalanın canı çıksın. Korku o kadar büyüktür ki,

Kadınlar ellerinden tuttukları çocukları unutmuş, bırakmış, kendi başlarının çaresine bakmışlardı.

Tabii bu hortlak hikayesi epey bir gündemi işgal etti,

Aradan biraz zaman geçtikten sonra gerçek anlaşılmıştı elbette.

Tahmin edersiniz, erkekler,  bunun bir şaka olduğunu tahmin ettiklerini,

aslında hiç korkmadıklarını söyleyeceklerdir.

Ne demişler, “ister inanın ister inanmayın.”  :)

09.08.2009 

http://gecmiszamanyolcusu.blogspot.com 

AKSARAY’DA ÜÇ EV


Hayat elinde iplerimizi tutan bir oyuncu gibi,

Kendi kurgusuna uygun olarak bize biçtiği oyunu sergilemekte,

Çoğu zaman da beklentilerimizin çok ötesinde bir başlangıç veya final yaşatmaktadır.

 

MERHABA İSTANBUL

04 Aralık 1989,

İstanbul’da ilk işe başladığım tarih,

O güne kadar hayatımın hiçbir evresinde İstanbul’da yaşamayı planlamamıştım.

Üniversiteyi Ankara’da okumuş,

 

gelecekle ilgili planlarımı da, arayışlarımı da Ankara üzerine yapmıştım.

Ancak, İstanbul hiç beklenmedik bir biçimde hayatımın önemli bir parçası oluvermişti.

 

Aslında daha önce 3 defa İstanbul’a gelmiştim.

 

İkisi 1979 yılında ve üçüncüsü de 1985 yılında.

Her seferinde de çok kısa bir süre kaldım İstanbul’da,

Ama yine de İstanbul’da yaşamak oldukça ilginç,

 

bir o kadar da beklenmedik bir kader….

 

İLK EV ANILARI

 

İstanbul’a geldiğimde ilk birkaç ayı Seyhun Dayımlarla

 

(Seyhun MAHMUTLUOĞLU) birlikte geçirdim,

fakat bu durum sonsuza kadar sürmemeliydi.

Ev aramaya başladım, Muhtemelen Avcılara yerleşecektim,

 

Bu arada, Erzin’den mahalle arkadaşım

 

Habip  İstanbul’da Üniversite hayatına devam ediyordu,

Arada bir görüşüyorduk,

Bazen de Aksaray’da Oruç Gazi ilköğretim okulunun

Ve Eski Pertevniyal Lisesinin arkasında bulunan evine de gidiyorduk.

Bu ziyaretlerim sırasında,

 

ev arkadaşları olan Mustafa  ve Burçin  ile de tanışma fırsatımız olmuştu,

Mustafa ve Burçin Mersinliydi ve birbirleriyle çocukluk arkadaşlarıydı.

Dilersem, evlerini birlikte paylaşabileceğimizi söylemeleri üzerine Şubat 1990 ayından itibaren

Bu evde ikamet etmeye başladım.

 

Arkadaşlarımızdan birisi aşk acısına düşmüştü ve umutsuzdu,

Bu acının etkisiyle, arada bir söylenmeye başlıyor ve arada bir de intihar edeceğinden,

şubat ayında denize gireceğinden bahsediyordu,

hatta bir keresinde akşam vakti Saray burnundan kendini denize atmak için dışarıya çıkmış, bunun üzerine telaşlanmıştık.

Hep birlikte onu bulmak ve durdurmak için dışarıya çıktık.

Mustafa ve ben sahil yolunda giderken, diğerleri Unkapanı yönünden Saray Burnuna doğru yol aldı.

Neticede arkadaşımızı bulamadık,

ama bu arama sırasında Mustafa ve ben güzel bir sohbet imkanı bulmuş,

birbirimizi biraz daha tanıma şansına sahip olduk,

Sarayburnunu geçip Eminönüne geldiğimizde balık ekmek yemiş ve turşu suyu içmiş,

daha sonra da eve gelmiştik.

Eve geldiğimizde, arkadaşımız evdeydi,

çamaşır ipine astığı ıslak kıyafetleri gösterip elbiseyle denize girdiğine bizi ikna etmeye çalışıyordu.

Eminim denize girmemiş,

elbiselerini musluk suyunda ıslatıp asmış ve bizim arkamızdan bol bol gülmüştür.

Alacağın olsun senin sevgili arkadaşım.

Ama sayende, Mustafa ile güzel bir dostluk başlatmış olduk.

 

Çok güzel arkadaşlıklar oldu bu evde,

Hem ev arkadaşlarıyla,

hem de isimlerini saymadığım ama sık sık eve gelen arkadaşlarla,

arkadaşların arkadaşlarıyla.

 

Bunların arasında Ali  ile eşi Zeynep ve çocukları Tuğba ile Büşra vardı,

izleyen yıl bir de oğulları oldu, adını Erman koydular,

sık sık eve gelirler sohbetler ederdik,

hepsi de güzel insanlardı,

 

Ali abi aynı zamanda matrak bir insandı.

Hepsini sevgiyle anıyorum.

 

(Burada adını zikretmediğim kişilerin önemli bir bölümü emin olsunlar ki,

isimlendirdiğim kişilerden daha az değerli değillerdi benim için.

Sadece, isimlendirilmeme haklarının olduğunu düşüncesindeyim.

İçlerinden yüreğimde özel bir yere sahip olanlar da vardı şüphesiz.)

 

Ev arkadaşlarından biri Darbuka,

biri Tef, bir diğeri Mızıka ve ben de Saz almıştım,

aslında güzel çalamasak da güzel bir eğlence çıkmıştı bize.

 

Oturduğumuz ev bir oda bir salondan ibaret, küçük bir mutfağı olan evdi.

Salonda Habip ve Mustafa yatıyordu.

Arka tarafa bakan odada bir çift kişilik, biri de tek kişilik iki tane yatak vardı.

Çift kişilik yatakta Burçin, pencerenin yanında olan tek kişilik yatakta da ben yatıyordum.

 

Daha sonradan ev sahibinin kocasının çift kişilik yatakta vefat ettiğini öğrendik.

 

Bu arada Barış Manço’nun sık sık uğradığı bit pazarına bakan evin arkasında da bir yatır vardı.

İnsanlar sık sık ziyarete gelirlerdi.

 

İşte tüm bu parametreler bir araya gelince ilginç gelişmeler yaşandı.

Burçin yatağının duvara yakın yerinden,

insan nefesi sesleri, konuşmalar ve tarif edemediği sesler duyduğunu söylemeye başlamıştı.

 

 

Bir keresinde de ben kendi yatağımda yatarken,

Mustafa, Burçin’in yatağında ders çalışıyordu,

birden konuşma sesi duyar, önce benim sesim sandığından aldırış etmez,

ancak, sesler devam ederken bana doğru baktığında

benim yatakta hiç ses çıkarmadan uyuduğumu fark eder ve sesin benden gelmediğini anlar.

Bunun üzerine telaşla beni uyandırarak durumu söylemiş ve odayı terk etmişti.

 

Bir defasında da, biz salonda otururken

(galiba) Burçin, ders çalışırken kapıya yaslanan birinin

kendisini seyretmekte olduğunu görmüş,

önce bizlerden biri olduğunu zannetmiş,

daha sonra da bizlerin salondan gelen seslerini duymuş ve

kapıdan kendisini seyredenin bizlerden biri olmadığını anlamıştı.

Hiç unutmuyorum, panikle salona doğru koşarak gelmişti.

 

Daha sonradan benzeri ses ve görüntülere eve gelen arkadaşlar da tanık olmuştu.

Kim bilir, belki de psikolojik bir etkileşim sonucu

herkes bu bu tür paranormal olayın tanıkları olmuş olabilirler.

 

Bir tek ben tanık olmamıştım.

Ancak, evde hiç kimsenin olmadığı bir yaz günü,

mutfakta büyük bir gürültü duymuş,

mutfağa gidip baktığımda,

raflarda duran bütün kap kacak ve bardakların

yerlerinden bir şekilde çıkıp mutfağın zemine düşmüş olduğunu görmüştüm.

Sağlam olanları yerlerine yerleştirip,

kırılanları atmak durumunda kalmıştım.

O gün hiç yer sarsıntısı olmamıştı halbuki.

Nasıl izah edilebilir bilemem.

Bu evden bahsetmişken, sokağımızda bulunan bakkal Adnan’ı anmadan edemeyeceğim. Aslen Şile’liydi ve son derece de dürüst bir adamdı, onunla ilgili verebileceğim en iyi anektod sucuklu yumurta ile ilgili serzenişleriyle ilgilidir.

Bir gün, bakkal dükkanının önünde sohbet ederken müşteri geldi, müşteri gittikten sonra Adnan söyleniyordu…. “ne acaip insanlar var yahu, adam sucuklu yumurta yapmak için geldi …yumurtadan çok sucuk aldı …. Kardeşim! Sen sucuklu yumurta mı yapacaksın, yoksa yumurtalı sucuk mu…” bunu söyleyen kişinin ekmeğini sucuk – yumurta ve benzeri şeyleri satmak zorunda olan bir bakkal olduğunu düşünsenize.. J

 

1. yılın sonunda Mustafa mezun olduğundan evden ayrıldı, epeyce kişi hüzünlenmişti,

Bu hüznün dışa vurumunu sağlamak için “AYRILIK” adını taşıyan kısa bir şiir yazdım,etkili olmuştu.

Aynı yıl, “Martı” adlı bir şiir daha yazmıştım,

Her ikisi de beğendiğim şiirlerim arasında yer almasına karşılık her nasılsa kaybettim.

Gerçi daha önceki dönemlerde ve daha sonraki dönemlerde de epeyce şiir ve öykü denemem olmasına karşılık,

Hemen hepsi bir şekilde kayboldu

.

2. EV ANILARI

2. yıl hemen bitişikteki bir eve taşındık ve ev arkadaşlarım Habip, Burçin ve Timuçin’ di (Ali’nin Karabük’ten akrabası),

Timuçin ilk evden taşınmadan hemen önce aramıza katılmıştı.

İstanbul’da birisine kamyon motoru satmışlar,

alıcı parasını ödememiş,

o da bedelini tahsil etmek için uğraşıyordu,

çok uğraştı, epey bir İstanbul’da kaldıktan sonra alacağını tahsil etmiş ve Karabük ’e dönmüştü.

 

İkinci eve taşınma aşamasında Habip Erzin’deydi,

motosikletle bir kaza yapmış ve bir süre İstanbul ’a gelememişti.

Habip’in bir bilardo ıstakası vardı, özel bir ıstakaydı.

Taşınma öncesinde evin tavanını kireç ile badana yaparken,

boyumuz yetmediğinden bilardo ıstakasını badana fırçasına sap olarak takmıştık,

sonucunu tahmin edersiniz.

Nemi emen ıstaka biraz şişmiş ve özelliğini kaybetmişti.

Tabii bunun suçlusu da bendim.

Habip iyileşip İstanbul’a döndüğünde bu durumu anlamış ve epey bir söylenmişti.

Bir gün eve bir yavru kedi girmiş, bunu gören Habip, kaçan kediye vurabilmek için benim sazımı kullanmış ve neticede saz ikiye bölünmüştü.

Bunu neden yaptığını sorduğumda,

katıla katıla gülmüş ve ıstaka konusunu hatırlatmıştı.

Evet, nihayet intikam alınmıştı.

 

Timuçin bizimle kalırken,

İstanbul Kapalı çarşıda kuyumculuk yapan, ayrıca un fabrikaları olan amcası,

bir türlü adam edemediği oğlunu,

düzgün arkadaşlarla bir arada kalırsa belki düzelebilir diye bizim yanımıza göndermişti.

Yani bizler onu adam edecektik……

 

O günlerde, Türkiye’nin menkul kıymetler borsasıyla ilgili ilk tanışma dönemleriydi,

İşlemlerin tamamı, bu günkü gibi profesyonel firmalar tarafından yönlendirilmiyordu,

bilanço dan, ekonomiden, şirket kültüründen anlamayan,

hatta, hiç eğitim dahi almamış bir dolu insan sokaklarda tezgah açmış, hisse senedi alıp satıyorlardı.

İstanbul’da yaşayan hemen birçok kişi de bu tezgahların başına koşup,

bir uzman edasıyla ellerindeki senetleri satıyor, ya da senet satın alıyorlardı,

seanslar bittiğinde evlere veya kahvehanelere gidilip,

borsa üzerine, senet değerleri üzerine tartışmalar yapılır,

hemen herkes kendisinin en iyi bilen olduğunu kanıtlamak için

avazı çıktığı kadar sesini yükseltip tartışmaya katılır,

ama, hiç kimse kendisinden başkasının söylediğini dinlemez di,

 

Bizim evde de durum aynı idi,

Evde, borsa işleriyle Habip ve Timuçin ilgileniyordu,

daha sonra yanlarına Timuçin’in amcasının oğlu da katılmış ve

işlerin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışıyordu.

Biliyormusunuz, o amca oğlunun ilk kazık attığı kişiler de Timuçin ve Habip olmuştu,

hem de hisse senedi alım satımında,

hem de yaptığı ilk işlemlerde….ne demeli bilmem. :)

 

Şu bir gerçek ki,

adam olsun diye bizim eve gönderilen sevgili amca oğlu (Timuçin’in amcasının oğlu),

evin ahlakını bozmaya başlamıştı.

Bu evden taşınıncaya kadar başımızın belası olmuştu.

Daha sonradan duyduğum kadarıyla babası ona,

belki biraz adam olmuştur diye un fabrikalarından birini emanet etmiş,

ancak, o da babasının her şeyini kaybetmesine neden olacak kadar işleri berbat etmiş,

adamcağız, evini de sattıktan sonra geçimini sağlayabilmek için

Arabistan’a işçi olarak gitmiş.

Trajik bir durum..

 

Her neyse,

Bu evle ilgili bir kaç anı daha var sırada,

 

İlk anı üst komşumuz ile ilgili,

Her gün işe gidip gelirken, takım elbiseli, efendi görünüşlü, saygılı, selamını esirgemeyen,

yaklaşık 30 yaşlarında bir beyefendi olan üst komşumuzla karşılaşıyor,

birbirimize kısa bir hal hatır soruyorduk.

Arada bir de, sohbet sonunda eve çay kahve içmeye davet ediyordum.

En sonunda da geldi, ama ne geliş….

Zili çalınan kapıyı ben açmıştım,

her zamanki efendiliği ve saygılı haliyle karşımda duruyordu.

İçeri davet ettim,

bu sırada yer sofrası kurulmuş, yaklaşık 6-7 kişi ile birlikte yemek yiyorduk,

buyur ettik ve sofraya o da oturdu.

Biraz oturduktan sonra sarhoş olduğunu anladık,

konuşmalarının şekli değişmiş, paranoyak bir görüntü ortaya çıkıvermişti.

Konuşmalarının yönü kişileri tehditlere varmış,

belindeki ekmek bıçağını göstermeyi de ihmal etmemişti.

Biz de alttan almamaya kararlıydık, zira, alttan alırsak daha da cesaretlenecek ve başımıza bela olacaktı.

Bu durum bir süre devam etti, nihayetinde, bir otelde çalıştığını,

işe gideceğini söyleyip evden ayrıldı.

Pencereden izliyorduk, bir taksiye bindi, yaklaşık bir saat kadar sonra da döndü ve yine kapımızdaydı,

bu arada, taksiden iner inmez taksinin kaçarak uzaklaştığı da gözümüzden kaçmamıştı.

Anlattığına göre, taksiyle çalıştığı otelin önüne kadar gitmiş,

Taksi şöförü’ ne cebindeki 50 milyon lirayı (bu günün 50.-YTL’si) göstererek,

bu parayı kendisine vermeyeceğini söylemiş ve parayı adamcağızın gözlerinin önünde parça parça ederken,

beş kuruş bile taksi ücreti ödemeyeceğini söylemiş, belindeki ekmek bıçağını göstererek,

kendisini gezdirmesini istemiş, sonrada evine kadar getirmiş,

evden bir şey alacağını biraz beklemesini söyleyip taksiden indiğinde ise,

taksici hızla kaçarak uzaklaşmıştı.

Neyse ki, bizlere bir şey yapma konusunda kendisinden yeterince emin olamadığından,

cesaret gösterememiş, evine dönmek zorunda kalmıştı.

Ertesi sabah karşılaştığımızda ise,

daha önceki gördüğüm beyefendi ve saygılı adam yine karşımdaydı….

 

Bu evle ilgili ikinci anı ise, ev halkı ile ilgiliydi,

Ev iki odalıydı, diğer ev gibi bu evde de salon ön sokağa, diğer oda da arka sokağa bakıyordu,

arka odanın bitişiğinde de mutfak ve mutfak balkonu vardı.

Evde, yatma planında salonu Habip, Timuçin ve Timuçin’in amca oğlu,

Arka odayı ise Burçin ve ben paylaşıyorduk.

Ben duvar tarafındaki,  Burçin de Kapı tarafındaki olmak üzere,

karşılıklı yataklarda yatıyorduk.

 

Ev kalöriferli değildi, soba da yoktu.

Bu nedenle, elektrikli ısıtıcılarla evi ısıtıyorduk,

Burçinin bir de elektrikli battaniyesi vardı.

Bir gece, acı bir koku ve ısı hissiyle uyanıp yatağımda doğrulduğumda,

odayı ve evi bütünüyle kaplamış yoğun bir dumanla karşılaştım,

nedenini anlamak için kafamı döndürüp baktığımda

Burçin’in battaniyesinin alev içinde olduğunu,

Burçin’in de hala uyuduğunu fark ettim.

Aceleyle yanan battaniyeyi alıp mutfağın balkonuna çıkardım,

aynı aceleyle pencereleri ve kapıları açıp, tekrar mutfağa döndüm ve birkaç kova su ile battaniyeyi söndürürken,

Burçin başta olmak üzere, evdeki arkadaşları da uyandırdım.

Olayın nedeni hemen anlaşılmıştı,

Burçin elektrikli battaniyesine rağmen, evdeki elektrikli ısıtıcıyı da yatağının hemen yanına almış,

tabii kendisi döndükçe battaniye de ısıtıcının üzerini kapattığından,

kısa bir süre içerisinde alev almıştı. Vay uyanık Burçin. :)

 

Mustafa da arada bir uğruyordu,

bu evde de çok güzel günler geçti,

Hem ev arkadaşlarıyla ve hem de sık sık eve misafirliğe gelenlerle,

Ancak, bu yıl aynı zamanda kırgınlıkların ve ayrılıkların da yılı olacaktı.

 

Buna rağmen güzel geçti.

Bu blogumda yayınladığım “YELKEN” adlı şiirimi bu evde yazdım.

Bu evde birçok anılarımız oldu…

 

Bu güzel enstantanelerin önemli bir bölümünü Habip ile birlikte yaşamıştık,

örneğin, bazı akşamlar ışıkları söndürür, mum yakar ve bazen birlikte bazen de ayrı ayrı türküle söylerdik,

Habip yanık sesiyle Urfa türküleri söylerdi.

Benim söylemeyi en sevdiğim türkülerden birisi de bir Ege türküsüydü;

“Evlerinin önü mersin

Ah sular akar gadınım tersin tersin

Mevlâm seni bana versin

Al hançerini kadınım vur ben öleyim

Ah kapınızda bi danem, kul ben olayım

 

Evlerinin önü susam

Ah su bulsam da gadınım çevremi yugsam

Açsam yüzünü baksam dursam

 

Al hançerini kadınım vur ben öleyim

Ah kapınızda bi danem, kul ben olayım”

 

3. yılda 3. Evimize taşındık.

Burçin mezun olduğundan,Timuçin’in de İstanbul’ daki işleri bittiğinden bu evde yoktular.

 

Aksaray’da yaşadığım üç ev de; güzel arkadaşlıkların, dostlukların,

aşkların, tutkuların yeşerdiği, yaşandığı, sonuna gelindiğinde ise,

bir çok arkadaşlığın, dostluğun, aşkların ve tutkuların ağır yaralar aldığı,

Sanki daha önce yaşanan güzellikler hiç olmamış gibi

birbirimize olan sevgilerin ve güven duygusunun kaybolduğu,

yaşanan günün atmosferinde hiç birimizin kendimizde hata aramadığı,

hataları karşısında aradığı dönemlere girildi.

Ne yazık ki yol ayrımları yaşandı, hem de hiç dönmemecesine…

 

“Gideceksin vakit ayrılık vakti

Bugün her günden daha uzun sanki

Bitti askımız yolun sonundayız

Her şey söylendi sırada susmak var

Bitti aşkımız yolun sonundayız

Her şey yasandı sırada gitmek var

Ardına bakma yolcu

Gece almaya geldi seni benden

Beni bir daha sorma yolcu

Arama gittiğin yerden

Geri dönmeye kalkma yolcu

Kader almaya geldi seni benden

Beni bir daha sorma yolcu

Arama gittiğin yerden.”

(Ali GÜVEN /şarkı sözleri)

 

O günlerden çok az kişinin birbirleriyle bağları devam etti.

Ancak, şu bir gerçek ki , o günleri hiç unutmadım,

 

Şüphesiz bazılarımızın önem verdiğimiz kişilere karşı kalp kırgınlıkları oldu,

buna Ben de hem üzülen ve hem de üzen olarak dahilim elbette.

Elbette ki, hepimiz kendimize göre haklıydık, aynı zamanda haksızdık.

Bunun aslında hiçbir önemi yok,

zira, daha önce iyi olan sevdiklerimiz için bir kalemde kötü olduğunu söylemenin doğru olmadığını düşünüyorum.

Sonuçta herkesin kanat çırpmayı öğrendiği ve yuvayı terk edip kendi evrenlerinde yaşama zamanı geldiğine,

yaşanan ve konuşulan her şeyin bir bahane olduğuna inanıyorum.

 

İlerleyen dönem içerisinde kimseyi suçlamamayı tercih ettim,

herkes için her şeyin en iyisini diledim. Çok şeyler paylaştığımız,

hayatımda derin izler bırakan bu insanlar her şeye rağmen çok güzel insanlardı.

Eminim hala da öyledirler.

Bu yazıyı okuyorsanız, emin olun sizleri hala çok seviyorum.

Bana o güzel günleri yaşattığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

 

3. EV ANILARI

 

Aksaray’daki bu son evde Habip ve ikimiz kalmıştık,

bir de ALP  dahil oldu aramıza.

 

ALP aslen Samsunlu olmasına karşılık, Mersin’de büyümüştü ve

Burçin ile Mustafa’nın Mersinden çocukluk arkadaşlarıydı,

Uzun sayılacak boyda, ela gözlü, açık kumral, beyaz tenli, yakışıklı ve temiz yüzlüydü,

Utandığında veya sıkıldığında yüzü belirgin bir şekilde kızarıyordu,

Hayatımda gördüğüm en iyi niyetli, temiz, dürüst karakterli, özverili ve dost canlısı bir insandı. Hala da öyle.

Diğer iki evdeyken İstanbul’da askerlik görevini yaptığından hafta sonlarını bizim evde geçiriyordu.

1992 yılında terhis olmuş, Mersine dönmüştü, kendisi de babası gibi denizci olmak istiyordu.

Bu nedenle Telsiz zabitliği sınavlarına hazırlanmaya başlamıştı ve bu hazırlıklarını da İstanbul’da sürdürmek istiyordu,

Mustafa’nın ricası üzerine bizimle ev arkadaşı olmasını tereddütsüz kabul ettik..

 

Alp’in aramıza katılması benim hayatımda önemli değişikliklere neden oldu,

Saç kesimimden özel hayattaki giyim biçimime kadar birçok şey değişti.

En büyük yenilik ise, fotoğraf çekmek alışkanlığının başlamasıydı,

 

Hiç unutmuyorum, o günlerde Beyazıt Meydanında Rus Pazarı kuruluyordu,

Bu pazarda dağılan doğu bloğu ülkelerinden gelen hemen her şeyi bulabiliyordunuz.

Hatta, ilk zamanlar havyar bile vardı, hem de iyi kalitede olanlarda dahil.

Bir süre düzenli olarak alıyordum, ama, kısa bir süre sonra o havyarlar tezgahtan kalktı.

Eminim, birileri çabuk uyanmış ve gelen ürünler henüz tezgaha inmeden almaya başlamışlardır.

 

Her neyse,

Rus pazarından Zenith marka bir fotoğraf makinesi ve tele objektiften tutun,

geniş açılı – dar açılı, bir çok aparatı da o pazardan almış,

Tripod, objektif filtreleri (UV filtre, Star Filtre vs.) dahil diğer aparatları da

bu malzemeyi satan yerlerden bulmuştum.

İhtiyaca göre hangi çekimler için hangi ASA’da film alınması gerektiğini öğrenmiş ve satın almıştım.

Tabii bununla da kalmadım, fotoğrafçılıkla ilgili 3 adet kitap alıp,

kitaptaki tekniklerin tamamını uygulamalı olarak hatmetmiştim.

O günlerde, hayatımda yaşadığım önemli değişikliklerin yarattığı boşluğu fotoğraf çekerek doldurmaya çalışıyordum.

En büyük zevkim, Tarabya’ dan itibaren hem sahil bandını, hem de arka planda kalmış mekanları geze geze

insanlarla sohbet ederek, ilginç enstantaneleri fotoğraflayarak Aksaray’a kadar yürümekti.

Bu yürüyüşlerin bir bölümünde Alp de vardı, kendi fotoğraf makinesiyle.

 

Bir keresinde aldığımız filme yeterince dikkat etmemiş olmalıyız,

yaptığımız çekimlerden sonra tab ettirdiğimizde slayt filmi olduğunu öğrendik, ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştı,

fotoğraflar hafiften kızıla çalan sarı tonda ve oldukça da hoş çıkmıştı.

Fotoğraf çekme sevgisini gittiğim hemen her yere götürdüm.

 

Bu sevgi yıllarca sürdü. Ama, ilerleyen yıllarda özellikle işimin getirdiği yoğunluk ve zamansızlık nedeniyle

bu alışkanlık yavaş yavaş hayatımdan uzaklaştı.

 

Alp’in babası Durmuş Ali çalıştığı geminin İstanbul da demirlediği sıralarda eve ziyaretimize gelirdi,

Geldiğinde de bir şişe CİN açar ve bizim de eşlik etmemizle birlikte,

uzun yıllardır yaptığı iş sırasında gördüğü,geçirdiği anılarını

Anlatır, ara sıra da oğluna bakarak biraz mahcup,

biraz da beni anla der gibi “Oğluuum” dedikten sonra sohbete kaldığı yerden devam ederdi.

 

Durmuş Ali Bey, çok gün görmüş, son derece iyi niyetli ve gönlü açık bir insandı.

Kendisini çok severdim. Kulakları çınlasın.

 

Alp ile ilgili çok hoş bir anıyı paylaşmak isterim.

Sanırım 1992 veya 1993 yılında, Başmüfettiş Bilgin hanım ile birlikte,

Çalıştığım şirketin İstanbul’da bulunan bir merkez ünitesinin teftişini yapıyorduk,

O günlerde henüz cep telefonu kullanılmıyordu.

Bir Cuma günü bana telefon bağlarlar, arayan kişi kendisini tanıtarak konuya girer,

“Adım Ömer…..

Sizi Işık Ajanstan arıyorum. Bize bir fotoğrafınızı bırakarak başvurmuşsunuz…”

“Hayır öyle bir başvurum olmadı, bir yanlışlık var sanırım….”

“Bir yanlışlık yok, fotoğrafınız önümde duruyor…..

Kadir İNANIR ve Gülben ERGEN’ in başrolde oynayacağı bir dizi çekilecek…

Adaylar arasından sizin fotoğrafınızı beğendik, bu dizide size bir rol vermek istiyoruz….”

“Ömer Bey… bir yanlışlık olmalı, ben size hiç baş vurmadım, resim de bırakmadım….”

” Hayır kardeşim, bir yanlışlık yok, bu resim sizin işte, neden anlamak istemiyorsun…”

“Anlaşıldı Ömer Bey, siz bana şaka yapıyorsunuz, beni yakından tanıyor olmalısınız…

artık bu şakaya bir son verelim, gerçek adını ve hangi tanıdığım olduğunu söyle…”

Ya… kardeşim ne şakası…. bendeki resim senin…. dizide rol vereceğiz işte….”

“Hangi rolü vereceksiniz, dayak yiyen adam rolünü mü…”

“Arkadaşım anlatamadım galiba (sinirler gerilmeye başlamıştır artık)….”

” Ömer Bey, bu iş böyle olmayacak, en iyisi siz telefonu kapatın,

 

ben 118′den numarasını alıp, ajansı arayacağım,

Bakalım gerçekten oradamısın….”

Ajansı aradığımda karşıma yine aynı ses çıkar, bunun üzerine;

” Anlaşıldı Ömer Bey, ajanstan arıyorsunuz, ama yine de beni işlettiğinizi düşünüyorum, yanınızda hangi arkadaşım var.”

“Yahu yanımda kimse yok, ben Ömer’im, komedyen Ömer…..”

“Peki Ömer Bey, fotoğraftaki kişiyi bana tarif edebilirmisin…”

“Elbette;”

“Kumral”,

“Doğru”

“Ela Gözlü”

“O da doğru”,

“Siyah Ceketli, Kırmızı çiçek desenli siyah kravat”

“Doğru, benim bu kıyafetlerim var…”

“Uzun boylu….”

“İşte burada çuvalladın Ömer Bey, benim boyum uzun değil, olsa olsa 1.69 olabilir…”

“Ne demek kardeşim, bu sensin işte…….sen…..sen…”

Bende birden şimşek çakar,

böyle bir başvuruyu bir süre önce ALP yapmış ve benim takım elbiselerimle fotoğraf çektirdiğini bana söylemişti.

Durumu izah etmeye çalıştım, ama karşıdaki kararlı, fotoğraftakinin ben olduğuma beni inandırmak ister.

Bunun üzerine konuşmayı daha fazla uzatmayarak telefonu kapatmış

evi arayıp Alp’e durumu izah ederek, Ömer Beyi aramasını sağlamış, böylece müthiş rahatlamıştım.

Nihayet iş tatlıya bağlanmıştı.

Alp ajansa yalnız gitmek istemediğinden kendisine eşlik etmeye karar verdiğimden,

Ertesi gün sabah erkenden, Beyoğlunda bulunan ışık ajansa birlikte gitmiştik,

Dizide rol verilen diğer adaylar ajansta beklemektedir.

Ömer Bey oradaydı, “dayak yiyen adam” rolünün halen boş olduğunu söyler, karşılıklı gülüşürüz.

Alp ve diğerleri çekim alanına gitmek için bir araca binerken,

Ben de omuzumda fotoğraf makinası ve aparatlarının bulunduğu çantayla birlikte Tophane’ye doğru ağır ağır yürümeye başlamıştım.

Tophanedeki cafelerden birinde nargile içen orta yaş üzeri müdavimlerle biraz lafladıktan sonra,

Yavaş yavaş Aksaray’a doğru yoluma devam ettim.

Aksaray metro durağının yanından geçerken karşımda birden bire Alp’i buluverdim.

Çok şaşırmıştım, ne olduğunu sorduğumda, çekim alanında çok sıkıldığını ve

Kimsenin dikkat etmediği bir anı yakalar yakalamaz oradan kaçtığını, eve geldiğini söylemişti.

Başka birisi olsa bu rolü kaçırmamak için ne cambazlıklar yapardı değil mi….

 

Aslında, Aksaray’daki üç evde yaşanan o kadar çok şey var ki,

buraya aktarmaya kalksam, üç ciltlik kitap olur, ancak, benim için şimdilik burada verdiğim örnekler yeterli.

 

Aksaray’daki bu son evimiz; Horhor Caddesinden  Tayyareci Orhan Sokağa döndükten sonra 3. veya 4. Apartmanın 2 veya 3. katıydı.

Horhor Caddesinin Vatan Caddesine çıkan noktasında Aksaray Tramvay ve Metro durakları vardı.

 

Yine o civarda Vaseda Do adlı bir spor salonu vardı. Bu spor salonunda kick boks, boks, güreş eğitiminin yanı sıra ağırlık çalışması ve jimnastik için de spor aletleri vardı. Aksaray’dan taşınıncaya kadar haftada 3 gün bu salona gidip, her seferinde 3 saati bulan ağırlık ve aletli jimnastik çalışması yaptım. İşin ilginç tarafı o günlerde sigara içiyordum ve salona girerken sigarayı söndürüp, çıkarken de yenisini yakıyordum. Spor hocası beni yakalamıştı, ama ben de onu yakalamıştım, böylece birbirimize söyleyecek sözümüz kalmamıştı. J

 

Her neyse bu gün yaptığım en iyi şeylerden birisi uzun yıllar önce sigarayı bırakmam olduğuna şüphe yok.

Daha sonra bu spor salonu kapanıp düğün salonuna dönüşmüştü. Tesadüf bu ya, meslek arkadaşım Necmi’nin düğünü de bu salonda yapılmıştı.

 

Horhor Caddesi üzerinde Fatih istikametine giderken sağ tarafta tarihi Sofular Hamamı vardı. Oldukça tanınan ve rağbet edilen hamam olan hamama zaman zaman biz de gidiyorduk.

 

Bu günlerde Aksaray’a gittiğimde, o evin etrafının çok değiştiğini gördüm, bizim sokağın hemen yanına büyük bir alış veriş merkezi yapılmış, ayrıca, “Akdeniz Hatay Sofrası”, “Urfalı” gibi çok güzel et yemeği yapılan restaurantlar açılmış, lezzet düşkünüyseniz en azından bir defa uğramanızı tavsiye ederim.

 

ELVEDA AKSARAY GÜNLERİ

1993 yılı sonlarına doğru,

Aksaray’daki yaşamdan sıkılmaya başladığım ve sakin bir yaşam özlemine kapılmam nedeniyle,

Bahçelievler’de ev bakmaya başlamıştım, hatta bir bayram tatilini sırf ev aramakla geçirdim.

Ancak, bulduğum evleri bir türlü beğenemediğim ve sokak aralarındaki keşmekeşten rahatsız olduğum için

Bahçelievlerde oturmaktan vaz geçtim.

 

Arkadaşların da tavsiyesi ile, o günlerde popülaritesi gittikçe artan Avcılar’a yöneldim.

Bu arada Habip’ de okulunu bitirmiş ve İstanbul’dan ayrılmıştı.

 

Avcılarda ev aramaya Alp ile birlikte gittik,

Karayolları durağında otobüsten inip,

sahili görecek şekilde yürümeye bu arada da hem çevreye bakıp,

hem de komisyoncu aramaya başlamıştık,

İnanırmısınız, ilk gördüğümüz komisyoncunun bize ilk gösterdiği eve bayılmıştık,

Ev yeniydi, salon ve odalarda yerler parkeydi, kalöriferliydi, büyük bir mutfağı vardı,

teras katıydı, “L” biçiminde büyük bir terası vardı, barbeküsü vardı,

daha da önemlisi en fazla 300 metre ilerdeki deniz manzarası ayaklarımızın altındaydı.

İşte,yeri Erişir Sokak üzerinde bulunan bu evi tuttum.

 

Dönüp ardıma son defa baktığımda,bir hayal dünyasına bakar gibiydim,

biraz mutlu, biraz hüzünlü, biraz da özlem dolu.

 

“Sen gittin ya, her akşam yolunu gözlediğim sokaklar sensiz kaldı,

Her akşam çaldığın kapım kimsesiz, öksüz kaldı.

 

Sen gittin ya, her akşam neşeyle açılan pencerelerim artık açılmak istemedi,

Önünden geçen hayallere küser oldu.

 

Sen gittin ya, her akşam kahkahalarınla dolan odalarım sessiz kaldı,

Şarkılarına, türkülerine, her an yapılan şakalarına hasret kaldı.

 

Biliyorum artık hiç dönmeyeceksin,

Sokaklarımda yürümeyecek,

Kapımı bir daha çalmayacaksın,

Pencerelerim küskün,

Odalarım ıssız, sensiz kalacak.

 

Biliyorum;

Gün gelip, hayat sana acımasız davrandığında,

Bir kez olsun, sen de özleyeceksin o güzel günleri,

Sokağın başına kadar gelecek,

pencerelerime özlemle bakıp bir iç çekecek,

Elin kapımın ziline uzanır gibi olacaksın.

 

Merhaba, ben geldim, çok zaman oldu,

Kaldığımız yerden devam etmeye ne dersin demek isteyecek,

Ama bir türlü zilimi çalamayacak,

Susturmaya çalışacaksın,

İçinde feryat eden buruk özlemi,

 

Sonra farkında olmadan,

sırtını dönüp koşmaya başlayacak,

Gözlerinde yaşlar olmasa da,

Kalbin sırılsıklam olacak ağlamaktan,

 

Biliyorsun;

Yelken açtınız hepiniz uçsuz bucaksız mavilere,

Elveda bile demeden gerdi kalanlara,

kapımı çalsan da artık o eski günleri bulamayacağız,

Ne sen, ne de ben, ne de geride kalan diğerleri,

 

Belki de; bir ben sevineceğim;

Bir kez olsun tekrar geldiğine,

Sokaklarımda tekrar yürüdüğüne,

Yüzüne hasret pencereme baktığına,

Hiç belli etmesem de.”

 

Geçmiş yüzler ve anılar gözümün önünden gelip geçerken dilimden belli belirsiz sözcükler dökülüvermişti,

“Elveda Aksaray günleri, seni hep güzel anacağım, ama artık sana asla dönmeyeceğim”

 

21.08.2009 İsmail Rüştü ALTAY / Geçmiş Zaman Yolcusu

HER GÜN YENİDEN DOĞMAK


ANNEANNEM SIDIKA

Rahmetli Anneannemin “Sıdıka” hayatımda çok önemli bir yeri vardır. Kendisi, kökenleri Moğolistan’ın kuzeyindeki bu günkü Rusya Federasyonu toprakları içerisinde kalan ve Baykal gölünün civarında bulunan Erzen’den  (Erzin) yola çıkan ve önce Erzurum’a, daha sonra Van civarına ve zaman içerisinde yaşanan göçler sonrasında Çukurova’ya gelen Türkmen aşiretlerine dayanıyordu.

1970’li yılların başında dedemi kaybetmesinden sonra, hayatının bir bölümünü başka şehirlerde bulunan çocuklarının yanında geçirmeye başlamış, bununla birlikte özellikle yaz aylarında evine dönüyordu.

Anneannemin evinde bulunduğu zamanlarda, sık sık yanına gidiyor ve geçmiş anılarını, hikayelerini hayranlıkla dinliyor ve her seferinde, anlattıklarının “mutlaka kayda almalıyım” diye düşünüyordum, ancak düşüncemi bir türlü hayata geçirmemiş, her seferinde bir gün mutlaka yapacağım deyip erteliyordum. 1984 yılına kadar bu böyle devam etti, o yıl ise anneannem vefat ettiğinden, hem çok üzülmüş ve hem de düşündüğümü gerçekleştiremediğim için pişmanlık duymaya başlamıştım.

Şu bir gerçek ki; hayatımızda yapmamız gereken şeyleri ertelemenin bedeli, ağır bir pişmanlık olabiliyor.

ANNEANNEMİN ANILARI VE YAŞAR KEMAL’İN ESERLERİ

Yaşar Kemal’in kitaplarını okurken sanki kendimi rahmetli anneannemle sohbet eder gibi hissediyorum. Bunun en önemli nedeni, her ikisinin de anlatım tarzının aynı olması ve konuların ve yaşananların birbirlerine benzer olmasıdır.

Benim açımdan Yaşar Kemal’in eserleri gücünü yaşanmış öyküleri anlatmasından, Anadolu’nun engin felsefesini – bilgeliğini ve yazılı olmayan anlatım biçimini yaşatabilmesinden almaktadır.

Bunu yapabilmek gerçekten kolay değildir. Yaşar Kemal ve onun gibi değerli insanlar, kitaplarını yazmadan önce kendi yaşadıkları bölgelerde ve Anadolu’nun farklı köşelerinde, uzun ve sabırlı araştırmalar yaparak, dilden dile anlatılan ağıtları, türküleri, destanları  en iyi bilenlerden dinleyip, o anlatıların geçtiği yer ve zamandaki toplumların değerleri, inançları ve korkularını da harmanladıktan sonra eserlerini tamamlamaktadırlar.

Anadolu’yu ve Anadolu insanının duygularını anlamak için, Yaşar Kemal’in “Hüyükteki Nar Ağacı”, “Binboğalar Efsanesi” “İnce Memed” , “Kimsecik” dizisi , “Bir Ada Hikayesi üçlemesi” ve daha bir çok eserinin okunmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

HER GÜN YENİDEN DOĞMAK

Bir Ada Hikayesi Üçlemesini oluşturan eserler, 1. Dünya Savaşı ve hemen sonrasında Anadolu topraklarında yaşanan trajediyi ve dönüşümleri anlatmaktadır. Bu üçleme içerisinde yer alan “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” adlı kitapta, aslında Asker olan Poyraz Musa’nın savaş sırasında ve sonrasında yaptığı şeylerden duyduğu pişmanlıkları ve kendi kendisiyle yüzleşmesi konu edilmektedir.

Sadece bazı kısımlarına yer verdiğim bu diyalog benim hayata bakışıma uygun olduğundan, düşüncelerimin anlamlandırılmış biçimde dışa vurumu  gibi oldu sanki. Bu nedenle de paylaşmak istedim

(Emir Sultan)

“İnsanlık çok eskidir oğlum. Milyonlarca, milyarlarca insan, milyarlarca düşünce yaratmışlar. Milyarlarca destan, türkü, şiir yaratmışlardır. Şu insanların birincil derdi de kendisinin ve insanların gizine ulaşma çabası olmuştur. Bugün, insan evrende insanı bildiği kadar hiçbir şeyi bilmez. İnsan insan olduğundan bu yana öldürmekten, savaştan iğrenmiştir ya gene de öldürmüştür.”

(Emir Sultan)

“Bir tek insan ne kadar acı çekerse bütün insanlık o kadar acı çekiyor demektir…….”
“Biz insanoğluyuz, doğumdan ölüme kadar başımızdan geçmeyen kalmaz. Yalnız şunu bil ki kardeş, insanoğlu her gün anasından terütaze doğmuş gibi bir kez daha doğar, hergün doğan güneşle birlikte. Yeter ki her sabah günle birlikte doğmayı isteyelim. Bütün suçlardan, kötülüklerden, pisliklerden arınarak pirüpak oluruz. İnsan kendi kendini arındırdığında kendi kendini bağışlar. İşte o zaman insan yeniden doğar pirüpak olur.”

(Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/ Yaşar KEMAL)

Emir Sultan’ın Poyraz Musa’ya dediği gibi; gerçekten kendimizle yüzleşip, bağışlar ve eski günahlardan arınmış olarak yeni bir hayata başlayabilirsek, yeniden doğmuş oluruz.

OĞLUM


MERHABA AVCILAR       

Aksaray’dan Avcılara taşınmamla birlikte  hayatımda bir dönem kapanırken, yeni bir dönemin kapısı aralanmıştı.

“Merhaba, yeni doğan güne, dostluklara, aşklara, tutkulara, umuda,

Merhaba yeni hayata…..”

Alp kısa bir süre daha İstanbul’da kaldıktan sonra, Telsiz Zabitliği ile ilgili zorlu sınavları aşmış ve sertifikasını almış, daha sonra da uzun yol seferleri yapan kuru yük gemilerinde çalışmaya başlamıştı.

Bu nedenle, uzun aylar boyunca İstanbul’a uğrayamıyordu.

Alp gittikten sonra bir süre yalnız yaşadım, daha sonra kardeşim Can İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanmış ve yeni ev arkadaşım olmuştu.

Can hayatımın yeniden şekillenmesinde önemli bir rol oynadı, bundan sonraki süreçte bir arada olduk, eve gelen arkadaşları da, hayatımıza yeni renkler kattılar, bu renkler hep güzelliklerle, özveriyle ve dostluklarla doluydu.

OĞLUM ve KIZIM

Uzak yol seferlerine giden Alp, bu yolla Dünyanın bir çok yerine gitme fırsatını buldu.

1996 yılı başlarında, çalıştığı gemi Kadıköy açıklarına demirlemiş,

Ancak, kendisinin karaya çıkma fırsatı olamamıştı.

Telefon açıp, elinde bize ulaştırılması gereken bir kutu olduğunu, kendisi karaya çıkamasa da, benim veya Can’ın Kadıköy ile gemi arasında geliş gidişi sağlayan bir tekneyle gemiye çıkıp, kutuyu alabileceğini söylemişti.

O gün hafta içi bir gün olduğu ve ben işte olduğum için bu görevi Can üstlendi.

O gün Can söz konusu tekneyle gemiye çıkar, Alp ile biraz sohbet ettikten sonra geriye dönmek için tekrar tekneye biner,

Ancak, denizde öyle büyük ve sık dalgalar vardır ki, tekneye binmek de, geriye dönmek de o kadar zordur,

Karaya çıkacak bütün gemi çalışanı tekneye biner binmesine de, talihsizlikler de arka arkaya gelir;

İlk olarak, gemiyle tekneyi birbirine bağlayan halat gemiden kurtulur ve tekne kontrolsüz bir biçimde gemiden uzaklaşmaya başlar,

Bu da yetmez, dev gibi dalgalarla uğraşmak da ayrı bir dert olur,

Tekne bir o yana, bir bu yana yatmaya başlar,

Bir de bir Rus tankeri musallat olur başlarına, tanker üstlerine doğru gelmekte,

Halattan kurtulan tekne de tankerin yolunun üzerine doğru yol almaktadır.

Bu kadarla da kalmaz, teknenin motorunu da bir türlü çalıştıramazlar.

Gemidekiler çok korkmuş olmalarına rağmen tekne için yapabilecek bir şey de yoktur.

Teknedekilerin korkusu, gemidekilerden daha büyüktür.

Umutlar gittikçe tükenmeye başladığından, Herkes, elindeki paketleri denize atmaya,  Kelime-i şahadet getirmeye başlamıştır.

 Can ise elindeki paketi sımsıkı kucaklayarak, dalgaların almasına izin vermek istemez.

Çıkmayan candan umut kesilmez derler ya….

Umutların iyice tükendiği sırada, teknenin motoru çalışır ve Rus gemisiyle çarpışmaktan kurtulurlar.

Akşam eve geldiğimde, salonda içinde iki tane gövdesi gri, kuyrukları kırmızı  renkli Jako türü papağan bulunduğunu fark ettim.

Alp’in getirdiği paket bu iki papağanmış meğer.

Alp’in çalıştığı gemi bu seferinde Nijerya’ya yük bırakmak ve/veya yük almak için demirlediği bir sırada, gemi personeli karaya çıkarak biraz vakit geçirmiş, bu arada, turistlere satış yapan birilerinden papağan almışlardı.

Papağanlar vahşi doğadan yakalandıkları için evcilleşmemişlerdi.

Kadıköy’de gemiyle kara arasında teknede yaşanan problem sırasında deniz atılan paketler de aslında o papağanlardı.

Hemen herkes can derdine düşüp, teknenin ağırlığını azaltmak için elindeki papağanları denize atarlarken, kardeşim Can ise papağanlarını kendi canı pahasına korumuştu.

Bu nedenle, her iki papağanın da Can’ın kalbindeki yeri özeldi.

Jako cinsi papağanlar, çok albenili görünmese de, tüm papağanlar içerisinde konuşmayı gerçek anlamda başaran ve en zeki türdür.

Bizdeki papağanlardan biri dişi ve diğeri de erkekti.

Uzun uzun isi aramadık, dişi olana”KIZIM”, erkek olana da “OĞLUM” diye seslendik, sonrada isimleri oğlum ve kızım olarak kaldı.

Geldikleri kafes küçük olduğu için daha sonra epey büyük bir kafes aldık.

Ama, genellikle kafesin içinde değil, kafesin üstüne monte ettiğimiz bir çubuk üzerinde durmayı tercih ediyorlardı, ancak,yemlerini yemek için kafesin içine giriyorlardı, yedikleri yemler biraz büyükse (örneğin kabuklu yer fıstığı gibi), yemi kafesin dışına çıkarıp orada yiyorlardı.

“KIZIM” tam bir kızın yumuşaklığına sahip, daha cana yakın, kendine dokunduran, naif bir dişiydi.

Hatta, zaman zaman uzattığımız elimize bile çıkıyordu.

Tabii bu da erkeği deli ediyordu. “OĞLUM” vahşiliğinden en ufak bir şey kaybetmemiş, bizleri yakınına bile yaklaştırmıyordu, bakışları tam bir piskopat bakışıydı.

Bir o kadar da maço kişiliğe sahipti,

“KIZIM’a” yaklaşmaya görelim, hemen saldırı pozisyonuna geçiyor ve izin vermiyordu, sık sık “KIZIM” ile didiştikleri de oluyordu, daha doğrusu, kız onu taciz ediyor, birkaç gaga darbesi indiriyor, o ise sabır gösteriyor, ancak, kız çizmeyi aştığında hemen dersini veriyordu.

Bu evdeki yaşantımız çok keyifli geçti.

Özellikle bahar va yaz aylarında akşamları eve geldiğimizde, kolay kolay içerde oturmuyor, terasta vakit geçiriyorduk.

Hele de ay ışığı varsa denize karşı geç saatlere kadar oturup, bir şeyler yudumlayarak, denizin üzerine düşen ayın şavkını, geçen gemileri ve havada süzülen uçakları seyretmeye doyum olmuyordu.

Ufkumuz alabildiğine açıktı, adaları, hatta, havanın berrak olduğu günlerde Marmara’nın karşı kıyıları bile görülebiliyordu.

Bu arada, bol bol da fotoğraf çekim denemeli yaptım terastan.

Ay ışığının altında Tripod’u kurup fotoğraf makinasını yerleştirdikten sonra, makinanın en ufak bir biçimde sarsılmaması için, deklanşörle bağlantılı bir kablonun ucundaki düğmeme basıp saymaya başlıyor ve ne kadar süre basılı tutarsam nasıl bir resim alabilirim diye test ediyordum.

Bu arada, Barbekü ’nün tadını epey çıkarmıştık.

Misafir de çok olunca daha keyifli oluyordu.

1997 yılında, bulunduğumuz evden, yine aynı semt içinde buluna ve Karayolları kampının ön kapısına yakın bir eve taşındık.

Bu evde teras ve balkon yoktu, ancak, gerek salonun ve gerekse de mutfağın penceresinden denizi görebiliyorduk.

Ev kat kaloriferli ve daha eski bir evdi.

Bu evde, papağanlarımız yetmiyormuş gibi, büyükçe bir de akvaryum yaptırmış, akvaryum bakımı ve süs balıkları üzerine kitaplar alıp okuduktan sonra çeşitli süs balıkları yetiştirmiştik.

1999 yılına kadar akvaryum ilgimiz devam etti, daha sonra da balıkları başkalarına vererek, bu işe son vermiştik.

OĞLUM’UN DOĞUMU

İlerleyen zaman içerisinde, “KIZIM” daha da cana yakın olmuş, kendiliğinden uçup, elimize ve omuzlarımıza dahi konmaya başlamıştı, ama konuşma konusunda çok da gayret sarf etmiyordu.

“OĞLUM” ise biraz daha yumuşamasına karşılık, yine kendisine dokundurtmuyor, maçoluktan da bir türlü vaz geçmiyordu.

İlginçtir, konuşmak için gizli gizli de pratik yapıyordu.

Bunu yapmak için, kimsenin kendisini görmediğinden emin olmaya çalışıyordu.

Tabii erkeğin her çabası karşısında “KIZIM” onu durdurmaya çalışıyordu.

Sanki biraz kıskanır gibi…..

Bir gün, ilginç bir gelişme yaşandı,

Can yaz tatilini bitirmiş ve Erzin’den yeni dönmüştü, aynı gün evde, Samsun veya Erzin’den gelen Seyhun Dayım ve Can’ın arkadaşları Doğan ve Melih de vardı.

Can, “KIZIM’ı” eline almış onunla konuşmaya çalışıyordu,

KIZIM beklenmedik bir biçimde uçup, açık olan salonun penceresinden dışarıya çıkıvermişti, çok aramıştık, hatta ertesi gün, daha sonraki gün tekrar tekrar aramamıza rağmen bir türlü bulamamıştık.

Hepimiz çok üzülmüştük, hatta Can ağlamaklı olmuştu.

Ama, sonuç değişmemişti.

“KIZIM” uçup gittikten sonra en çok şaşkına dönen ve üzülen  ise elbette “OĞLUM” olmuştu.

Arkasından defalarca “KIZIM”, “KIZIM” diye seslendiğini, bu adı sayısız defalar tekrarladığını hiç unutmuyorum.

Adeta öksüz gibi kalmıştı.

Biz de kendisine bu yalnızlığı fazla hissettirmemek için, ilgimizi daha da artırdık.

“KIZIM ’ın” gitmesinden itibaren “ OĞLUM da” bize daha çok düşmeye başladı, daha bir yumuşamıştı.

Arkasından yaşanan bir dizi olay var ki bize olan bağlılığı ve güveni olağanüstü arttı,

İlk olarak, kafesinin üzerinden havalandığında kontrolünü tam olarak sağlayamadığı için başını kapıya çarpmış ve düşmüştü.

Darbenin etkisiyle yaklaşık bir hafta boyunca ağzını açıp yemini yiyemeyecek durumdaydı, bu süre boyunca suyunu ağzına damlatarak verdim, ayrıca, yemlerini de ağzımda çiğneyip mayi haline getirdikten sonra, parmağımın ucuyla ağzının içine akıttım, bu sayede sağlığına tekrar kavuşmuştu.

İkincisinde ise, akşam işten eve geldiğimde kendisini köşe bucak aramama rağmen evin içerisinde  bulamamıştım, birden aklıma geldi ve banyodaki klozete koştum.

Evet hayvancağız oradaydı, suya düşmemek için ayaklarıyla kenarlardan tutunmuş, yorgunluk ve korkunun etkisiyle tir tir titreyerek bana bakıyordu.

Kafesinden havalanıp, uçarak geldiğinde klozetin kapağına çarpmış, klozetin içine düştükten sonra kapak üzerine kapanmıştı.

Hayvancağızı aldım, temizleyip kuruttum ve yemeğiyle suyunu verdim.

Çok minnettar görünüyordu.

Bu ve bunun gibi birçok hadiseden sonra, aramızdaki bağ çok güçlenmişti,

kendisini çok iyi besliyorduk, her gün bir yumurtanın sarısı, bir elma, kabuklu fıstık, vitaminli papağan yemi, mevsimine göre diğer meyveler ve bizim yediğimiz hemen her şey, buna lahmacun da,et de dahil.

Zaman içerisinde, şakacı, esprili, neşeli biri haline dönüşmüş, bir kısmı küfür olan 100 civarında kelime öğrenmiş, o andaki duruma uygun cümleler kurmaya başlamıştı.

Evin giriş bölümünde  büyükçe ve “L” biçiminde olan bir antre vardı.

Kapıdan girdikten sonra hemen sağında mutfağa açılan bir kapı vardı.

Antreden direkt olarak karşıya doğru ilerlediğimizde 2. Kapı salona açılıyordu.

Bu arada, mutfak ile salon arasında geçiş yapılabilen kapılarımız vardı.

Mutfak kapısından sonraki bölümü aynı zamanda L’nin ince bir uzantısını oluşturuyordu.

Bu uzantının sonunda da benim yattığım oda bulunuyordu.

Dış kapıdan girdikten sonra antreni sol tarafı oldukça genişti ve bu bölümün sonundaki kapı yanal uzanan  küçük bir Hol’e açılıyordu.

Bu kapıdan indikten sonra hemen karşıda banyo ve tuvalet vardı.

Kapıdan geçtikten sonra sağa döndüğümüzde görülebilecek olan kapı ise kardeşimin yattığı odaya açılıyordu.

“Oğlum”, Antrede salon kapısının hemen önüne  denk gelecek şekilde yerleştirilmiş olan büyükçe bir kafesin üzerine monte ettiğimiz uzun bir çubuğun üstünde duruyordu.

Çubuğun bir ucu “L” şekildeki antrenin diğer bölümünü de bütünüyle görebiliyordu.

Böylece salon ve mutfak da dahil evin önemli bir kısmına hakim olabiliyordu.

Bir keresinde kardeşimin arkadaşlarından Nuri gelmişti eve.

Henüz ,“Oğlum” ile samimiyetleri yoktu, ancak, lavaboya gitmek için salondan çıkıp yanından geçerken eliyle dokunacakmış  gibi muziplik yapınca, bizimkisi önce bir irkilmişti.

Ama yapılana da kayıtsız kalmamıştı.

Çubuğun ucuna doğru yürüyerek Nuriyi takip etmiş ve dönüşte kendisini göremesin diye de duvarın tam arka kısmına mevzilenip göz ucuyla takip altına almıştı.

Nitekim, olacaklardan haberi olmayan Nuri tam kafesin yanına yaklaştığında bizimkisi sanki bir ok gibi ileriye hamle yapıp tekrar yerine çekilmiş ve bunu yaparken de şişşşşşşt!….. diye bir ses çıkarmıştı.

Ne olduğunu anlamadan, korkudan ödü patlayan Nuri kendini geriye attıktan sonra, Oğlum bir yandan keyifli bir kahkaha atarken, diğer taraftan da alaylı bir ifadeyle  “iiiibmeeeeee” demeyi de ihmal etmiyordu.

Artık “Oğlum” herkesi iyiden iyiye kendine bağlamaya başlıyordu.

Onsuz bir yaşam çok sıkıcı gelecekti adeta.

Salon küçük olduğundan yemek masası mutfaktaydı.

Bu nedenle biraz kalabalık olunca salona hemen bir yer sofrası kuruyorduk.

Tabii, sofraya yemek geldiğinde bizimkisi herkese birden “ibmemisin lan” dedikten sonra hemen havalanıp sofraya doğru pike yapıyor.

Kendine verilen yiyeceğe ulaşmak için de paytak paytak yürüyordu.

Bir süre sonra, evdeki perdelerin kornişe bağlanan yerlerini koparmaya başlayınca kafesin içine koymaya karar verdik.

Başta epey bir kızmasına ve küfürler savurmasına rağmen sonradan bu durumu kabullendi.

Tabii bu bazı tepkilerini de değiştirdi.

Örneğin, yemekte lahmacun, tavuk başta olmak üzere beğendiği bir şeyler  varsa, avaz avaz “Lan…..lan…..şişşşşşşt….ibmemisin oğlum…. İiiiibbbbmmmeeee… diye bağırıp payını alıyor (başka küfürler de vardı ama burada söylemeyeyim daha iyi) ama yemiyor, stokluyor ve yeni bir parça almak için küfürlerine devam ediyordu.

Bu durum sofradaki yemek bitinceye kadar devam ediyordu. Daha sonra da ne oluyordu biliyor musunuz. Başlıyordu stokladıklarını yemeye.

Bizimkisinin ifade biçimi kızgın veya keyifli olmasına bağlı olarak değişiyordu.

Keyifliyse ses tonu ve söyleme biçimi bunu hissettiriyor, ardından da “heh heh heh” gibi bir kahkaha atıyordu.

Kızgın ise durum değişiyordu, oldukça sert ve vurgulu bir ses tonuyla küfrederken tüyleri dik dik oluyor, gözleri de tehditkar bir biçimde çakmak çakmak bakıyordu.

Tabii kızgınken dokunmak için elinizi ona uzatmak istemezdiniz.

Akşamları eve geldiğimde onunla uzun uzun ilgilenir ve yerli yabancı şarkılar söylerdim.

Bu hem benim için ve hem de onun için terapi gibi geliyordu.

Birlikte televizyon izliyor, birlikte tepkiler veriyorduk.

İnanmayacaksınız ama, televizyonda komik sahneler çıktığında, bazı sahnelere kahkahalar bile atıyordu.

Sabahları erken saatte uyanır ve gevezeliği tutardı. Uzun uzun ve keyifli bir biçimde kendi kendine konuşur, daha önceden benden dinlediği şarkıları da birbiri ardına sıralardı. İşte bu anların tadına doyum olmuyordu.

Avcılarda oturduğum en son evin sahibi bir gün eve gelmişti.

Salonda oturuyorduk ve rahat olmadığı için tam karşısında kafesinde duran “Oğlum ’u” görmemişti.

Biraz da taahhütlerini yerine getirmemenin mahcubiyetiyle kesintisiz anlatıyordu.

Ben ise artık sıkılmaya başlamış olmama karşılık sabrediyordum.

Fakat adam bir şeyin daha farkına varmamıştı.

“Oğlum” kendisini dikkatle ve sessizce izliyordu. Konuşmanın heyecanlı bir yerinde, birden bire “Geveze!..” diye bir ses duyduk.

Ses oldukça otoriter ve sert bir ifadeyle söylenmişti.

Adam neye uğradığını şaşırmış, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken,Oğlum tekrar ve aynı ses tonuyla “Geveze” demiş, hatta arka arkaya bir iki defa tekrarladıktan sonra, okkalı bir biçimde “Eşşşoğğğlu !…” diye küfretmeyi de ihmal etmemişti.

Adamcağız durumu anladı anlamasına ama girdiği şokun etkisinden kurtulması da kolay olmamıştı. Bu arada hislerime tercüman olmadı da değil hani.:)))

Bazen işin ve hayatın verdiği stresle gergin bir şekilde geldiğimiz oluyordu eve, inanır mısınız, öyle durumlarda sessizleşiyor, naifleşiyor, ses tonu yumuşuyor  ve halden anlıyordu.

Çoğu zaman bir insandan daha anlayışlıydı.

17 AĞUSTOS

Avcılarda geçirdiğim dönem içerisinde; dinler, öğretiler, psikoloji ve kişisel gelişim üzerine de epey bir kitap devirdim.

Bununla da kalmadım;  Hıristiyanların zaman zaman yaptıkları toplantılara katıldım, ayinlerini izledim, o dönem karşıma çıkan bazı Yahova Şahitleriyle sohbet etme fırsatım oldu, umre yapıp bir dönem namaz bile kıldım. O dönemlerde yaşadığım ve anlamlandırmak istemediğim (benim açımdan önemli) ve açıklanamayan birkaç hadiseden sonra namazı bırakmak durumda kaldım. Daha doğrusu algıladığım dünyayı yeterli buldum.

Bununla birlikte okumayı kesmedim. Devam ettirdim.

1999 yılında nişanlanmış, bu nişan birkaç ay kadar devam ettikten sonra sona ermişti.

O yılının ikinci yarısına girerken, İskit ülkesinden çıkıp (Boğalarla Koçların Mücadelesi: Koçlar kazanmıştır.) Tüm Avrupa’yı, Ortadoğu’yu ve Asya’yı etkileyen ve nihayetinde Hindistan’a yerleşen Şifacı RAMA’yı, Budizm’i, Hinduizm’i okumuş,Ağustos ayında da  Mısır dinini (ölüler kitabı v.s.) yarılamış, Mısır dininin kurucusu olan Hermes ’in (İdris Peygamber) öğretilerini ezoterik doktrinel bir yorumdan okuyordum.

Günlerden 17 Ağustos;Kardeşim Erzin’de yaz tatilini geçiriyor ve evde “Oğlum” ile baş başayız, Oğlum bu gün salonun sokağa bakan penceresinin yanında.

Hava o kadar sıcak ki, bir yandan sık sık duşa girerken, diğer taraftan da serinletmek için sık sık “Oğlum ’u” ıslatıyorum.

Ama ne çare, sıcak dayanılmaz ve ben uyuyamıyorum,  Evin en serin yeri olan odamda yatağıma uzanmış kitabımı okuyorum (Kitap: “İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler”). Kitapta anlatıyor;

Var olan her şeyin anlamını öğrenmek isteyen Hermes bir rüyaya dalar, ruhu uzaya doğru yükselirken, tarif edilebilir bir şekle sahip olmayan muazzam bir varlığın kendisini adıyla çağırdığını hisseder. Korkuyla irkilir ve sorar.

“Sen Kimsin?…”

“ Ben Osiris ’im. En yüce Zeka ’yım ve her sırrın örtüsünü kaldırabilirim.” “Ne diyorsun.”

“Ey ilahi Osiris, varlıkların kaynağını seyretmek ve Tanrı’yı tanımak istiyorum.”

“Arzun yerine gelecektir.”

“Gözlerini yukarı kaldır ve bak!”

Hermes ’in gözlerinin önüne harika bir manzara serilmişti. Bu manzarayı da yedi adet ışıklı küreyle,sonsuz uzay ve yıldızlı gökyüzü kuşatmaktaydı.Kendisi bu kürelerin tam merkezinde bulunuyordu.

Sonuncusunu, bir kemer gibi samanyolu sarmaktaydı.

Her kürede, farklı şekil, işaret ve ışığa sahip bir meleğin refakatinde olmak üzere birer gezegen dolaşıp duruyordu.

Ses ona seslendi;

“Bak, dinle ve anla. Her türlü hayata imkan veren şu yedi küreye bak. Ruhların aşağılara inip sonra tekrar yukarıya tırmanışları bu kürelerde cereyan etmektedir.”

“Samanyolu bölgesinden yedinci küreye düşen şu ışıklı tohumları görüyor musun?  Bunlar ruh tohumlarıdır. Satürn bölgesinde, kaygıdan ve tasadan uzak, mutluluk içinde ve fakat mutluluklarının farkında olmadan yaşayan hafif buhar gibi şeylerdir. Ama küreden küreye düşerken git gide ağırlaşan bedenlere bürünmektedirler.

Her bedenlenişte, ikamet ettikleri ortama uygun düşen yeni bir bedensel anlam kazanmaktadırlar. Hayati enerjileri artmaktadır; ama daha kaba bedenlere girdikçe, o semavi köklerinin anısını gitgide unutmaktadırlar.  İlahi Esir’den (Ether) kopup gelen ruhların aşağılara inişleri böyle böyle cereyan etmektedir.

Gitgide maddeye daha da bağlanmaya başlayan ruhlar kendilerini, tıpkı bir ateş yağmuru gibi, şehvet ürperişleri içinde Istırap, Aşk ve Ölüm bölgelerinin  içine atıp da yer küre zindanına varıncaya kadar aşağılara düşmektedirler; ateşsi merkezinin etkisine kapılıp sinesinde inlemekte olduğun ve yaşamaktayken ilahi hayatı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapamadığın şu dünya böyle bir dünyadır işte.”

“Ruhlar ölebilir mi?”

“Evet. İniş sırasında çoğu telef olmaktadır. Ruh, göğün evladıdır ve seyahati de bir sınavdır.

Maddeye karşı olan aşkın fren tanımaz bir hale gelmesi sonucunda ruh, kökeninin anısını kaybederse, o takdirde, onda mevcut bulunan ve bir gün bir yıldız gibi parlaklaşabilme şansına sahip olan ilahi kıvılcım, içinden çıkıp geldiği ilahi aleme hayatsız bir atom halinde dönmektedir ve ruh, kaba unsurlar girdabının içinde dağılıp parçalar haline gelmektedir. Şifa bulmaz derecede geri ve kötü ruhların kaderi budur işte.

Ay bölgesine doğru tırmanmaya çalışan şu ruh topluluğunu görüyor musun?  Bir kısmı dünyaya doğru, tıpkı fırtınaya tutulmuş kuşlar gibi düşmekte. Diğer bir kısmı da, var güçleriyle peşinden uçtukları bir üst küreye ulaşmak üzereler.  Oraya vardılar mıydı, hemen ilahi eşya görünümüne bürünüvermekteler.

Yücelmek için istemek yeterlidir. Etrafa nasıl dağıldıklarına ve nasıl ilahi gruplar oluşturduklarına bir bak. Her biri yeğ tuttuğu kendi meleğinin kanadı altında toplaşmaktadır.

En güzelleri Güneş bölgesinde yaşamaktadır.  En güçlüleri Satürn’e kadar yükselmektedir.Bazıları da kudretlerin ortasında yer alan ve bizzat kudretlerin ta kendisi olan Baba’ya kadar ulaşmaktadır. Her şey orada başlayıp yine orada sona ermektedir; ve bu yedi küre hep bir ağızdan şunu söylemektedirler: Bilgelik!  – Aşk!  – Adalet!  – Güzellik!  -Görkem!..- Bilim!..- Ölümsüzlük! ”

Gece yarısını çoktan geçmiş olan saat neredeyse 3’e çeyrek kalayı gösteriyor.

Hava hala çok sıcak, terlemişim.

Gökyüzünün kapısı aralanan kapısından Ay’a  kafilelerle giden  ruhlar, sanki geride kalanlara ve yeni gelenlere  hoşça kalın der gibi bakıyorlar.

Bir düş gibi dünya yavaş yavaş sallanmaya başlıyor.

Sonra hızlanıyor sarsıntı.

Gök yüzünün kapısı aralanıyor tekrar gideceklere yol açmak için.

Sarsıntı iyiden iyiye artarken ışıklar gidiyor önce, sonra da denizin üzerinden parlayan ışımalarla aydınlanıyor her yer ve sonra tekrar kararıyor.

Sarsıntı bir türlü bitmiyor ve bir türlü yatağımdan doğrulamıyorum.

Yandaki binadan sesler geliyor; camları kırılıyor, duvarları parçalanıyor.

Mutfaktaki ve banyodaki patlayan fayansların sesleriyle yankılanıyor her yer.

Sarsıntı devam ediyor. Bir türlü de bitmeyecek gibi.

Bina çökmeye çökecek ama ne zaman…

Nihayet, sarsıntı biraz azalır gibi oluyor ve aklıma “Oğlum” geliyor.

Salona koşuyorum.

Kafes devrilmiş, yere düşmüş ve büyük bir panikle olduğu yerde çırpınıp duruyor. Ama bir türlü sesi çıkmıyor. Hemen elime alıyorum, o kadar korkmuş ki, elimden göğsüme doğru tırmanıp adeta bana yapışıyor. Titriyor.

Bu durumdayken üzerime hemen bir şeyler giyip tekrar salona dönüyor ve kafesi de alıp, 2. Kattaki dairemden merdivenlere çıkıp hızlıca aşağıya iniyorum.

Bu sırada, etraftan çığlıklar yükseliyor.

Garip de bir koku var.

Sokağın karşısındaki karayolları kampının bahçe duvarının yanına varır varmaz Oğlum’u kafesin içerisine koyuyorum. Hayvanın sesi ilk defa çıkıyor. Önce titrek bir sesle çığlık atıyor ve arkasından da hep aynı küfrü tekrarlıyor; “İbme!…”

Hemen yanımda duran yaşlı bir kadın biraz da utanarak, çok korktuğunu ve küçük tuvaletini yapmak istediğini söylüyor. Hiç tasalanmamasını, kimsenin kendisini görecek durumda olmadığını söylüyorum. Sonradan öğreniyorum ki bu kadın hemen alt komşumuzun annesiymiş.

Bu depremde evin etrafında 5 bina yıkılmıştı.

O anları anlatmak neredeyse imkansız.

Bu arada benim oturduğum evde de epey hasar oluşmuştu.

Yan binayla bitişik olan duvar tam da kardeşimin yatağının yanında açılmış, yatağın üzeri moloz yığınıyla dolmuştu,

5. Katta patlayan su borusundan aşağı doğru akan su hiç bir engele takılmadan bizim banyodan da geçerek zemine kadar iniyordu,

Zeminde ve tavandaki çatlaklar yetmiyormuş gibi mutfaktaki ve banyodaki fayansların bir çoğu da patlamıştı.

O gece aralanan gökyüzü kapısından kafileler dolusu ruh aya doğru yol alırken, göz yaşları sel oluyordu.

Bu arada Oğlum ’u gören insanlar yanımıza geliyor ve birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:

“aaa bak karşı pencerede duran papağan buradaymış.”

Meğerse adam çoktan meşhur olmuş mahallede, haberimiz yokmuş.

Oğlum yanına gelip de kendisine ilgi gösterenlere “ibme!…” ya da “Eşşoğğğlu Eşşek” diye küfrediyor ama bu herkesin hoşuna gidiyordu.

4 gün kampın yanında sahil kenarında kaldık.

Herkes bize ilgi ve yakınlık gösteriyordu.

Bu nedenle rahat etmiştik.

Bu arada avcıların farklı farklı yerlerinden insanlar “Oğlum ’u” ziyaret geliyor, her gelen de küfürden nasibini alıyor, biraz moral depolayarak gidiyorlardı.

4. gün hiç hasar görmemiş olan, teras katı ve Marmara Denizini, Bakırköy’ü ve Küçük Çekmece Gölünü gören, barbeküsü olan bir ev bulup taşındım. Belki inanamayacaksınız ama bu süre içerisinde yaklaşık 8 kilo kadar zayıflamıştım.

2001 yılına kadar bu evde kaldım.

VEDA

2000 yılının 2. çeyreğinde Ankara’da eşimle tanıştım.

2001 yılında Nişanlandım ve 2002 yılının yağmurlu bir Nisan ayında da evlendim.

Evlilik hazırlıkları sırasında, daha iyi bakılabileceği düşüncesiyle Oğlum’u trenle Erzin’e götürmüştüm.

Daha az sarsılır düşüncesiyle terni seçmiştim ama yanılmışım.

Yolculuk onun için bir hayli sıkıntılı geçti. Ama, nihayetinde Erzin’e ulaştık.

Erzin’ deki evimiz tek katlı ve etrafı bahçeyle çevriliydi. Bu durum oğlum için iyi görünüyordu.

Hayvan bir iki yıl kadar çoğunlukla burada ve bazen de Osmaniye’de oturan kız kardeşimin evinde kalmıştı. Özellikle yeğenlerimle arası iyiydi.

Nişanlanmadan hemen önce eşimin ailesi bizleri tanımak için Ankara’dan Erzin’e gelmişlerdi (Önce Adana’daki halasına ve daha sonra da hep birlikte Erzin’e).

Daha sonraları hem evlendikten ve hem de Defne doğduktan sonra muhtelif defalar Erzin’e gitmiştik.

Hiç unutmuyorum, bu ziyaretlerinde Oğlum Eşime ve bana epeyce küfretmişti.

Rahmetli babamın şeker hastalığının ağır sonuçlarını yoğun olarak hissettiği dönemlerde Oğlum ile ilgilenebilecek durumu da kalmamıştı.

Bu sıralarda, onu ısrarla isteyen birine vermişlerdi Oğlum ’u.

 Duyduğum kadarıyla epey bir süre iyi bakılmış oğluma.

Daha fazla da haber alamamıştım.

Geçtiğimiz yıl Erzin’e gittiğimde aldığım haber ise beni çok üzdü.

Oğlum ’a bakan kişi yaylaya gittiğinde ona eşi bakmış, nihayetinde o da yaylaya gitmiş ve bu sırada Oğlum ’u balkonda bırakmış, ne yazık ki hayvan susuzluk veya açlıktan ölmüş.

Oğlum benim için bir insan gibiydi ve benim ruhsal gelişimim üzerinde inanılmaz olumlu katkıları oldu.

Çocukluk ve delikanlılık yıllarında kuş avlardım, ama oğlumla tanıştıktan sonra, her bir hayatın ne kadar kıymetli, yaşamaya ve korumaya değer olduğunu öğrendim.

Bir Can’ın bitki, hayvan veya insan olmasının hiçbir farkı  ve önemi yok.

Hayat her biçimiyle önemli, kıymetli ve yaşama hakkına sahiptir.

Dilerim gökyüzü kapısından geçip ilahi bir kişiliğe bürünmüş ve Satürn bölgesindeki yerini çoktan almışsındır.

Yüreğimin derinliklerine kazıdığım seni  rahmetle anıyorum.

Huzur içinde yat.

Elveda…”Oğlum”

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 928 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: